Alevi-Bektaşi-Kızılbaş Yolunun Geleneksel Eğitimi: Mekteb-i İrfan

Dünyada insanlığın henüz yazıyı ve parayı bilmediği tarih öncesinde var olmayan büyük toplumsal bölünme, köleci toplumun ortaya çıkışı ile birlikte görülmeye başlandı. Toplumsal sınıflara bölünmüş toplumun ortaya çıkışını on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Friedrich Engels ilk kez şöyle özetlemişti:
“Toplumun, bir sömüren ve bir de sömürülen sınıf halindeki ilk büyük bölünüşü, en yüksek gelişmesine uygarlık çağında erişen kölelikle birlikte meydana geldi.” [1]
Yazı ve paranın ortaya çıkmasıyla kendini gösteren sınıflı toplum zorunlu olarak devleti de yaratmıştır:
“Toplumun sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı bulunan belirli bir ekonomik gelişme aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk haline getirdi.”[2]
Sınıfların oluşmasıyla zorunluluk haline gelen devlet, daha başlangıçta sermayeyi, üretim gücünü elde tutan egemen, üst sınıfın çıkarları doğrultusunda yapılanmıştır:
“Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenlemek ihtiyacından doğduğuna, ama aynı zamanda, bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde, siyasi bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir.”[3]
Köleci ve feodal toplumların devlet yapılanmasına göre farklılık gösterse de kapitalist devlet yapısında da öz itibari ile değişen bir şey yok: Devleti yöneten erk, tüm yapılanmaları kendi sınıfsal çıkarlarına hizmet edecek şekilde örgütlemiştir.
“Uygar toplumun özeti, bütün tipik dönemler içinde sadece egemen sınıfın devleti olan ve her zaman, esas itibariyle, ezilen, sömürülen sınıfı bağımlılık (sujetion) içinde tutmaya tahsis edilmiş bir makine [olarak –ç] kalan devlettir.”[4]
Devlet yapılanmasını oluşturan toplumlar, etnik gruplar, eğitimden sağlığa, tarımdan sanayiye, yürütme-yargı gibi kurumlarını da beraberinde oluşturmuşlardır. Bu kurumlar aracılığı ile inanç, eğitim ve öğretimlerini yapmışlar ve günümüzde de yapıyorlar.
Devletin bu yapılanmasına, inanç ve siyasetine aykırı olarak yaşayan toplumlar da, sınıflı toplumların oluşmasından günümüze kadar dünyanın hemen her yerinde karşımıza çıkmaktadır. Bu toplum kesimi, çoğunlukla emeği ile geçinen yoksul halk kesimidir.
Siyasi erkten yoksun olan bu toplum kesimi, baskın olan sınıfın eğitim-öğretiminden geçmek zorunda kalmışsa da, kendi kültürel kimliklerini de taşıyabildikleri oranda günümüze taşımışlardır.
Egemen düşünce sisteminden farklı düşünce sistemine sahip olan bu toplumlar, kendi kurumlarını resmi olarak kuramadıkları için kendi kültürlerini, eğitim-öğretim faaliyetlerini ve günlük pratiklerini de gayrı resmi olarak yaşama geçirmeye çalışmışlardır.
Yaşadığımız topraklarda Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu bunun en güzel örneğidir.
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu, Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerinin resmi ideolojisinin, eğitim-öğretim sistemine zorunlu olarak uymanın yanı sıra gayrı resmi olarak kendi eğitim “sistemlerini” hayata geçirmeye çalışmışlardır. Bu çabaları nedeniyle de çoğunlukla devletin baskısıyla karşılaşmışlar.
Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Ulusoy, Serçeşme Yazıları kitabının altıncı baskısına önsözde bu konuda şunları yazıyordu:
“İnanç ve görüşleri devleti yönetenlerin inanç ve görüşleriyle taban tabana zıt olan Alevi-Bektaşi toplumu, bu ülkede yüzyıllardır baskı, karalama, sürgün ve toplu katliamlara uğramıştır.
Toplumumuzun bu süreçte kaybettiği en önemli şeylerden biri de yazılı kaynakları olmuştur. Dergâhlarımızın kapatılması ve postnişinlerin sürgüne gönderilmesinin yanında dergâhlarımızda saklanan belgelerimiz tarumar edilmiştir. Yazılı kaynaklarımızın bir kısmını kurtarmaya çalışsak da başarılı olamamışız. Bazı kaynaklarımızı korumak için zamanın postnişinleri ellerindeki belgeleri taliplere dağıtmışlar. Bugün bu kaynakların çok azına ulaşabilmiş durumdayız.”
Veliyettin Ulusoy aynı kitabında yer alan, “Alevilik-Bektaşilik Üzerine Araştırmalar” adlı makalesinde de şöyle yazmaktadır:
“Kendilerini Ali yolunda bilen Hacı Bektaş Veli ve onun soyundan gelenler ve onu sevenler zaman zaman zulmü hükmetme aracı sayan hükümdarların ve onların adamlarının baskısına hedef olmuşlardır. Rafizilik, Kızılbaşlık adı altında müstahak olmadıkları hücumlara, iftiralara uğramışlardır.
Bu durum karşısında Alevi-Bektaşiler inançlarını, geleneklerini ve törelerini açıklayacak ortam bulamamışlardır. Yazılı eserler ve belgeler bu yüzden kısırlaşmıştır. El yazmaları ve diğer tarihi belgeler, bazı olaylar ve ayaklanmalar nedeniyle I. Selim, IV. Murat, II. Mahmut devirlerinde imha ettirilmiştir. Tarihi belgelerin kıtlaşması, konu üzerindeki araştırmaların gelişmesine ve canlanmasına olanak vermemiştir.” [5]
Hünkâr Hacı Bektaş Veli, bugün Hacıbektaş adıyla bilinen Sulucakarahöyü’e gelip dergâhını kurduğunda döneminin muhalif anlayışını hayata geçirmeye çalışmış, dergâh bir ilim ve irfan merkezi olmuştur. İsmail Kaygusuz, Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Makâlât, Dergâhın Dünü ve Yarını” başlıklı makalesinde Hacı Bektaş Dergâhının işlevini şöyle anlatmaktadır:
“Hacı Bektaş Veli’nin kurduğu Dergâh, Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve çağını aşarak, Makâlât’ta anlatılan Bâtıni-Alevi öğretisinin kurallarının öğretilip uygulandığı Halk Üniversitesi konumu kazanmıştı.(…) Velâyetame’de olsun, Baba İlyas Menakıbnamesi’nde olsun Hacı Bektaş Veli ile ilişkisi olan Hünkâri, Çepni, Hacı Bereket, İbrahim Hacı gibi Türkmen topluluklarının geniş emeksel katkılarıyla Sulucakarahöyük’te yapılan üretime dönük çalışmalar, bölgenin koşullarına uygun yeni uygulamalar Dergâhın ekonomik düzeyini yükseltirken, inançsal, eğitimsel ve kültürel etkinlikleri de o derece artırıyordu.(…)
Velâyetname’ye göre bu dönem içinde 360 halife ve 36 bin derviş yetişmiş. Bunlar siyasal dağılmışlık içindeki Anadolu’nun çok sayıda Beylik topraklarına yerleşerek çerağ uyandırıp cemlerini-cemaatlarını yönetmektedirler.” [6]
İsmail Kaygusuz, “Bilim Bütün Değerlerin Üstündedir, Hünkâr Hacı Bektaş Velî, Velâyetnâme’yi Nasıl Okumalıyız?” adlı kitabında da konu hakkında şunları söylemektedir:
“1260’larda Hacı Bektaş Sulucakarahöyük’ü, Alevi-Bektaşi inancının merkezi yapmasının ötesinde, burada çağının, her türlü bilim ve felsefe yeniliklerine açık, kültür ve siyaset üretilen sosyo-politik merkezinin temellerini atmıştır.” [7]
Bin ikiyüzlü yıllarda Hünkâr Hacı Bektaş Veli’nin öncülüğünde Anadolu’da uyarılan bu çerağ, Postnişin Veliyettin Ulusoy’un da ifade ettiği gibi yöneticilerin, muktedirlerin baskısı sonucu yok edilmeye çalışılmıştır. Başarılı olmuş mudur? Önemli ölçüde olmuştur; karartılmıştır, ama yok edilememiştir.
Yasaklanan, horlanan, aşağılanan bu kültürel kimlik, süreç içerisinde kendisini gizlemek zorunda kalmış, bu toplumun mensupları aynı zamanda taşıyıcı kimlikler olmuş; kültürü taşmakta önemli bir araç olan sözel sanatları kullandıkları gerçeğini bir yazımda şöyle özetlemiştim:
“Alevi-Bektaşi inanç ve kültürü de ağırlıklı olarak toplumsal hafıza sayesinde günümüze gelmiştir. Alevi-Bektaşi inanç ve kültürü deyince ilk akla gelen edebiyat ve müziktir, halk şiiri ve halk müziğidir.”[8]
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu, kültürel yapısını, merkezi devlet kültürel yapısından ve inancından tamamen farklı olan, yasaklanmış ibadetiyle de günümüze taşımıştır.
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun ibadeti cemdir. Cem deyince ilk aklımıza gelen “ibadet” oluyor, ama bu tanımlama Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun cemlerini tam anlamıyla ifade etmiyor. Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu, cemleri sadece tapınma, ibadet olarak yapmamışlar. Yasaklanan tüm değerlerini, kültürel kimliklerini de cemler aracılığıyla taşımışlar:
“Alevi-Bektaşiler bağlama olmadan, halk şiirinin deyiş, miraç, semah, düvaz imam, tevhit, mersiye türünden eserler olmadan cem, yani ibadet yapmazlar.”[9]
Cemler, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu için aynı zamanda Yol’a dair bilgilerin aktarıldığı bir okul olmuş. Bu bilgilerin aktarılması ve taşınmasıyla toplumsal kemâlet, olgunluk oluşması hedeflenmiştir: “İnsani Kâmil”ler yetiştirerek, “Kâmil Toplum” ütopyasını yaşatmışlardır. Bu çabayı Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Ulusoy şöyle özetlemişti:
“Alevi-Bektaşiler ibadetlerinde doğal olarak temel kurallara ve törelere uyulmakla beraber, asıl olarak riyadan arınmayı ve kötülüklerden sakınmayı amaç edinirler. Bu anlamda ibadet, insanları yüceliğe götüren bir araçtır. Hedef, Ali kervanına, arifler topluluğuna katılabilmek ve bunun için de özbenliğini her türlü kötülüklerden temizlemektir.”[10]
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu, bu amaca ulaşmak için “Dört Kapı Kırk Makam” eğitimini ve Yol’a ikrar vermeyi ön koşul kabul etmiştir.
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş Yol’unun, inancının öğrenildiği, öğretildiği bu eğitimin, gelenekte, cemlerde ve muhabbetlerde ariflerin, bilge kişilerin öncülüğünde yapıldığı ve adına Mekteb-i İrfan ya da İrfan Mektebi denildiği kabul edilmektedir.
Bu kabulü, geleneğin taşıyıcı kimliklerinden önemli yer tutan ozanların eserlerinde görmekteyiz:
Maksad-ı insan menem gerdiş-i devran menem
Mekteb-î irfân menem işde nişan bendedür.
Kaygusuz Abdal (1341-1444)
Bildiğim unuttum eylerem feryâd
Derdim budur dil yok isteyem imdâd
Tekrar yine talîm etti bir üstâd
Dersimi mekteb-î irfândan aldım.
Hatâyi (1487-1524)
Ehl-i dil hüsnünü muhalif etme
Mekteb-î irfândan bir kadem gitme
Sana dört sözüm var sakın unutma
Bir öğren bir öğret bir oku bir yaz.
Karacaoğlan (1606-1679)
Mekteb-î irfânda câhildir ah ol Hürremi
Bakmayın başındaki destâre Allah aşkına
Veliyettin Hürrem Çelebi (Hürremî) (1772-1828)
Mayası hakikat gevheri hüma
Tükenmez madeni bir oldu sima
Sormadılar bize kâğıt diploma
Yazıldık mekteb-î irfâna geldik.
Daimi (1932-1983)
İrfan mektebine sözle girilmez
Hulusi kalp, doğru öz olmayınca
Gerçekler sırrına asla erilmez
Hakk’ı tanıyacak göz olmayınca.
İbreti (1920-1976)
Mekteb-i İrfan ya da İrfan Mektebi deyimi, sadece Alevi-Bektaşi-Kızılbaş kökenli ozanlar tarafından kullanılmamıştır. Birçok Sünni tarikatlarda, tasavvuf ehli ozanlarda da bu kavramlara rastlıyoruz.
Örneğin, 17. yüzyılda yaşamış Halveti tarikatının Niyâziyye veya Mısriyye kolunun kurucusu, tasavvufi şair Niyazi Mısrî bir şiirinde şöyle demektedir:
Mekteb-i irfâna gel gir kesb-i irfan kılasın
Arif kâmil olup hem nehy-i münker kılasın
Hızr elinden âb-ı hayvan nûş edüp can bulasın
Secde eyle Âdem’e ta kim Hakk’a kul olasın,
Eden Âdem’den ibâ Hakk’dan dahi oldu cüdâ.
Niyazi Mısri (1618-1693) [11]
Bu örnekte görüldüğü gibi Mekteb-i İrfan, yalnızca Alevi-Bektaşi-Kızılbaş geleneğinde değil, Sünni olmasına karşın tasavvufî görüşleri nedeniyle resmi toplumun dışında kalan birçok tarikat tarafından da esas okul olarak kabul ediliyor.
Resmi ideolojiye ters olan toplumlar, kendi düşünce sistemini öğretecek-eğitecek fiziksel mekânları kurmakta zorlukla karşılaşmışlar. Bu nedenle eğitim-öğretimde mekân çok önemli olmamış. Önemli olan, eğitim-öğretimin sürdürülebiliyor olmasıdır. O nedenle Ozan İsyani, “Mekteb-i İrfan”ı binasız bir okul olarak tarif etmiştir:
“Mekteb-î İrfân binasız bir okuldur. Canların birer İnsan-ı Kamil olarak yetişmeye yöneldiklerinde, ikrar vermeye, yola girmeye hazırlandıkları ilkokuldur. Mürşide, Pire ve dergâha hizmete hazırlık okulu olarak da düşünebilirsiniz.”[12]
Dertli Divani ile Mekteb-i İrfan Muhabbetleri
“Mekteb-i İrfân Muhabbetlerinin” Dertli Divani öncülüğünde yeni başladığı ve düzenli olarak yapılmasının ilk etkilerinin görüldüğü günlerde yazdığım bir yazıda bu çabanın da aynı amaca hizmet ettiğini vurgulamıştım:
“Dertli Divani, ozanlık ve zakirlik geleneğinin halen canlılığını sürdüren Urfa’nın Kısas beldesinde yetişmiş bir ozanımızdır. Çocukluk ve gençlik yıllarında buradaki muhabbet ve cem ortamlarında bulunarak kültüre, inanca dair bilgiler edinmiş, kendisini yetiştirmiştir.(…)
UNESCO tarafından 2010 yılında ‘Yaşayan İnsan Hazinesi Ödülü’ne layık görülmüştür.(…)
UNESCO’nun kendisine ‘zakirlik’ alanında ödül vermesiyle omzuna bu alanda bir sorumluluk yüklendiğini gören Dertli Divani, birikimini paylaşmak için ilkini 2012 yılının başlarında Ankara’da yaklaşık yirmi beş genç ile ‘Gençlerle Muhabbet Toplantıları’ başlattı. Bu muhabbet toplantılarında Alevi-Bektaşi-Kızılbaş inancının; Edep-Erkân-Yol kavramı açısından genel kurallarını açıklayıp deyişleri yorumladı. Muhabbet erkânı içinde gençlerin on iki hizmeti ve dolayısıyla ‘Zakir’liği de öğrenmeleri için çaba gösterdi.”[13]
2012 yılında Ankara’da başlayan “Dertli Divani ile Mekteb-î İrfân Muhabbetleri”ne, bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışında elli noktada yaklaşık üç bin kişi katıldı.
Dertli Divani bir deyişinde Mekteb-i İrfanı şöyle tanımlıyor:
Girdim mekteb-î irfâna
Mana öğrettiler bana
Vuslat oldum ilm-i kâna
Çün bab-ı vahdette bu dem.
Dertli Divani, Almanya’da Hamburg Üniversitesi Konser Salonunda 16 Ocak 2016 tarihinde yapılan etkinlikte yürütülmekte olan “Mekteb-i İrfan” çalışmaları üzerine şu açıklamayı yapmıştı:
“Kelime anlamı ile Mektep, okul; İrfan, ilim demektir, ama inancımızda, buna sadece ‘ilim ve irfân okulu’ demek yetmiyor. Nasıl izah etmek gerekiyor? Kültürümüzle ve inandığımız değerlerle ilgili ne varsa, A’dan Z’ye öğrenmemiz ve bilmemiz gerekenleri yaşamımızın bir parçası haline getirmektir. Eline, beline, diline sahip olmayı; aşına, işine, eşine sadık olmayı; kendisine yapılmasını istemediği şeyi bir başkasına yapmamayı öngören yolumuzun temel kuralları; edebe, erkâna, usule, yola dair ne varsa her şeyi kendi özüne uygun bir şekilde yaşamak ve aynı zamanda günlük yaşantımızda, davranışlarımızda bunu yansıtmayı amaçlayan muhabbetlerdir.”[14]
Bu muhabbetlerde başta zakirlik-âşıklık geleneği olmak üzere Alevi-Bektaşi inancının temel değerlerinin, düsturlarının yanında tarih, edebiyat, müzik vb. gibi konular da kendi alanında donanımlı olan araştırmacı, yazar, müzikolog ve müzisyenler tarafından anlatılmaktadır.
Muhabbetlere, başladığı günden bugüne kadar Dertli Divani ile birlikte Ahmet Koçak, Piri Er, Ahmet Aykut, Ulaş Özdemir, Mahir Polat, Hüseyin Bayrak, Hakan Erol, Ünsal Doğan, Harun Özdemir ve Murtaza Salper rehberlik yaptı.
“Muhabbetler şu ana başlıklar üzerine yapıldı:
§  Alevi-Bektaşi İnancında Dört Kapı-Kırk Makam ve İnsan-ı Kâmil Kavramı.
§  Mürşit, Pir, Dede, Rehber, Ana, Baba nedir?
§  Cem nedir? Cemleri içeriğine göre nasıl adlandırabiliriz? Kaç çeşit cem vardır? Hangi ceme, hangi vasıfta olan canlar girebilir? İkrar nedir? Musahiplik nedir?
§  On İki Hizmet nedir? On İki Hizmetin Post Sahipleri kimlerdir?
§  Âşıklık, ozanlık geleneği nedir? Alevi-Bektaşi kültüründe ulu ozanlar kimlerdir?
§  Deyiş, Düvaz-ı İmam, Miraç, Semah, Tevhit, Mersiye (Ağıt), Methiye, Devriye, Şathiye (Eleştiri) nedir? Menakıp nedir?
§  Alevi-Bektaşilikte Ocak Sistemi nedir? Çelebi, Dedegan, Babagan süreklerindeki uygulamalar ve farklılıklar nelerdir?
§  Alevi-Bektaşi müziğinde bağlamanın yeri ve seyri; Zâkirlik hizmetinin önemi.
§  Alevilikte Hafıza ve Mekân.”[15]
Pir Hacı Bektaş Veli’nin, “Yolumuz, ilim irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.[16] öğüdünü kendisine rehber edinmiş Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu bugün, hâlâ devlet nazarında yasaklı olan inancını, kültürünü, ilim ve irfânını kendi olanakları ile yaşatmaya ve gelecek kuşaklara aktarmaya çalışıyor. Mekteb-i İrfan Muhabbetleri, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun inancı ve kültürü üzerindeki yasakları kırma çabasının sadece küçük bir parçasıdır. Bugüne dek bin bir zorlukla sürdürülen bu çaba, umarım önümüzdeki dönemde daha da güçlendirilerek ve yaygınlaştırılarak sürdürülebilir ve Yol’a layıkıyla hizmet edebilir.
28 Eylül 2018, Küçükkuyu
Kaynakça:

1.    Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, 3. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, Eylül 1974.
2.    Ali Celâlettin Ulusoy, Pir Dergâhından Nefesler, Hacı Bektaş Çelebilerinin Deyişleri, Genişletilmiş İkinci Basım, Yayına Hazırlayan: Hüseyin Hürrem Ulusoy, Ankara, 2014.
3.    Ahmet Koçak, “Mekteb-i İrfan Muhabbetleri”, Serçeşme Dergisi, Sayı: 32, Ağustos 2016.
4.    İsmail Kaygusuz, “Hünkâr Hacı Bektaş Velî, Velâyetnâme’yi Nasıl Okumalıyız?”, Hünkâr Yayınları, Nisan 2016.
5.    www.ismailkaygusuz.com/index.php/makalelerim/arastirma-inceleme-makaleleri/425-425.
6.    Ahmet Koçak, “Serçeşme Dergisinde Sanatçılarla Söyleşiler: Aynı Bahçenin Gülleri”, Alev Yayınları, İstanbul, 2013.
7.    Veliyettin Ulusoy, Serçeşme Yazıları, 6. Basım, Yazına Hazırlayan: Ahmet Koçak, Hünkâr Yayınları, İstanbul, 2014.
8.    www.antoloji.com/niyazi-misri/hayati/
9.    Rıza Yürükoğlu, “Okunacak En Büyük Kitap İnsandır”, Alev Yayınları, 8. Basım, İstanbul, 2014.



[1] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, 3. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, Eylül 1974, s. 243.
[2] Age, s. 240.
[3] Age, s. 238.
[4] Age, s. 243.
[5] Veliyettin Ulusoy, Serçeşme Yazıları, 6. Basım, Yazına Hazırlayan: Ahmet Koçak, Hünkâr Yayınları, İstanbul, 2014, s. 103.
[6] www.ismailkaygusuz.com, http://www.ismailkaygusuz.com/index.php/makalelerim/arastirma-inceleme-makaleleri/425-425.
[7] İsmail Kaygusuz, Hünkâr Hacı Bektaş Velî, Velâyetnâme’yi Nasıl Okumalıyız?”, Hünkâr Yayınları, Nisan 2016, s. 155.
[8] Ahmet Koçak, “Serçeşme Dergisinde Sanatçılarla Söyleşiler, Aynı Bahçenin Gülleri”, Alev Yayınları, İstanbul, 2014, s. 4.
[9] Age, s. 7.
[10] Veliyettin Ulusoy, Serçeşme Yazıları, 6. Basım, Yazına Hazırlayan: Ahmet Koçak, Hünkâr Yayınları, İstanbul, 2014, s. 77.
[11] https://www.antoloji.com/niyazi-misri/hayati/
[12] Ozan İsyani, “Mekteb-i İrfan”, Serçeşme Dergisi, Sayı: 32, Ağustos 2016.
[13] Ahmet Koçak, “Dertli Divani ile Mekteb-i İrfan”, Serçeşme Dergisi, Sayı: 6, Şubat 2014.
[14] Ahmet Koçak, “Mekteb-i İrfan Muhabbetleri”, Serçeşme Dergisi, Sayı: 32, Ağustos 2016.
[15] Ahmet Koçak, Mekteb-i İrfan Muhabbetleri, Serçeşme Dergisi, Sayı: 32, Ağustos 2016.
[16] Rıza Yürükoğlu, “Okunacak En Büyük Kitap İnsandır”, Alev Yayınları, 8. Basım, İstanbul, 2014, s. 163.

Yorumlar

  1. Karanlık bilmeyiz Nur'umuz vardır.
    Enel-Hak diyen Yol'umuz vardır.
    Cemaline niyaz Pir'imiz vardır.
    Ölmeden önce ölenlerdeniz.Düşünce karanlığına ışk olanlara aşk olsun.Gerçeğe Hü. Efe ENGİN

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Seçim sonucunu iktidarın ekonomik ve ötekileştirici politikaları belirledi.

Ahmet Koçak Özgeçmiş

Esrarî Kimdir?