Alevi-Bektaşi-Kızılbaş Yolunun Geleneksel Eğitimi: Mekteb-i İrfan
Dünyada
insanlığın henüz yazıyı ve parayı bilmediği tarih öncesinde var olmayan büyük
toplumsal bölünme, köleci toplumun ortaya çıkışı ile birlikte görülmeye başlandı.
Toplumsal sınıflara bölünmüş toplumun ortaya çıkışını on dokuzuncu yüzyılın
sonlarında Friedrich Engels ilk kez şöyle özetlemişti:
“Toplumun, bir
sömüren ve bir de sömürülen sınıf halindeki ilk büyük bölünüşü, en yüksek
gelişmesine uygarlık çağında erişen kölelikle birlikte meydana geldi.” [1]
Yazı
ve paranın ortaya çıkmasıyla kendini gösteren sınıflı toplum zorunlu olarak devleti
de yaratmıştır:
“Toplumun
sınıflara bölünmesine zorunlu olarak bağlı bulunan belirli bir ekonomik gelişme
aşamasında, bu bölünme, devleti bir zorunluluk haline getirdi.”[2]
Sınıfların
oluşmasıyla zorunluluk haline gelen devlet, daha başlangıçta sermayeyi, üretim
gücünü elde tutan egemen, üst sınıfın çıkarları doğrultusunda yapılanmıştır:
“Devlet, sınıf
karşıtlıklarını frenlemek ihtiyacından doğduğuna, ama aynı zamanda, bu
sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın,
ekonomik bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde, siyasi bakımdan da egemen
sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve
sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir.”[3]
Köleci
ve feodal toplumların devlet yapılanmasına göre farklılık gösterse de
kapitalist devlet yapısında da öz itibari ile değişen bir şey yok: Devleti
yöneten erk, tüm yapılanmaları kendi sınıfsal çıkarlarına hizmet edecek şekilde
örgütlemiştir.
“Uygar toplumun
özeti, bütün tipik dönemler içinde sadece egemen sınıfın devleti olan ve her
zaman, esas itibariyle, ezilen, sömürülen sınıfı bağımlılık (sujetion) içinde
tutmaya tahsis edilmiş bir makine [olarak –ç] kalan devlettir.”[4]
Devlet
yapılanmasını oluşturan toplumlar, etnik gruplar, eğitimden sağlığa, tarımdan
sanayiye, yürütme-yargı gibi kurumlarını da beraberinde oluşturmuşlardır. Bu
kurumlar aracılığı ile inanç, eğitim ve öğretimlerini yapmışlar ve günümüzde de
yapıyorlar.
Devletin
bu yapılanmasına, inanç ve siyasetine aykırı olarak yaşayan toplumlar da,
sınıflı toplumların oluşmasından günümüze kadar dünyanın hemen her yerinde
karşımıza çıkmaktadır. Bu toplum kesimi, çoğunlukla emeği ile geçinen yoksul
halk kesimidir.
Siyasi
erkten yoksun olan bu toplum kesimi, baskın olan sınıfın eğitim-öğretiminden
geçmek zorunda kalmışsa da, kendi kültürel kimliklerini de taşıyabildikleri
oranda günümüze taşımışlardır.
Egemen
düşünce sisteminden farklı düşünce sistemine sahip olan bu toplumlar, kendi
kurumlarını resmi olarak kuramadıkları için kendi kültürlerini, eğitim-öğretim faaliyetlerini
ve günlük pratiklerini de gayrı resmi olarak yaşama geçirmeye çalışmışlardır.
Yaşadığımız
topraklarda Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu bunun en güzel örneğidir.
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş
toplumu, Selçuklu, Beylikler, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devletlerinin
resmi ideolojisinin, eğitim-öğretim sistemine zorunlu olarak uymanın yanı sıra
gayrı resmi olarak kendi eğitim “sistemlerini” hayata geçirmeye çalışmışlardır.
Bu çabaları nedeniyle de çoğunlukla devletin baskısıyla karşılaşmışlar.
Hacı
Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Ulusoy, Serçeşme Yazıları kitabının altıncı baskısına önsözde bu konuda
şunları yazıyordu:
“İnanç ve
görüşleri devleti yönetenlerin inanç ve görüşleriyle taban tabana zıt olan
Alevi-Bektaşi toplumu, bu ülkede yüzyıllardır baskı, karalama, sürgün ve toplu
katliamlara uğramıştır.
Toplumumuzun bu
süreçte kaybettiği en önemli şeylerden biri de yazılı kaynakları olmuştur.
Dergâhlarımızın kapatılması ve postnişinlerin sürgüne gönderilmesinin yanında
dergâhlarımızda saklanan belgelerimiz tarumar edilmiştir. Yazılı
kaynaklarımızın bir kısmını kurtarmaya çalışsak da başarılı olamamışız. Bazı
kaynaklarımızı korumak için zamanın postnişinleri ellerindeki belgeleri
taliplere dağıtmışlar. Bugün bu kaynakların çok azına ulaşabilmiş durumdayız.”
Veliyettin Ulusoy aynı kitabında
yer alan, “Alevilik-Bektaşilik Üzerine
Araştırmalar” adlı makalesinde de şöyle yazmaktadır:
“Kendilerini
Ali yolunda bilen Hacı Bektaş Veli ve onun soyundan gelenler ve onu sevenler
zaman zaman zulmü hükmetme aracı sayan hükümdarların ve onların adamlarının
baskısına hedef olmuşlardır. Rafizilik, Kızılbaşlık adı altında müstahak
olmadıkları hücumlara, iftiralara uğramışlardır.
Bu
durum karşısında Alevi-Bektaşiler inançlarını, geleneklerini ve törelerini
açıklayacak ortam bulamamışlardır. Yazılı eserler ve belgeler bu yüzden
kısırlaşmıştır. El yazmaları ve diğer tarihi belgeler, bazı olaylar ve ayaklanmalar
nedeniyle I. Selim, IV. Murat, II. Mahmut devirlerinde imha
ettirilmiştir. Tarihi belgelerin kıtlaşması, konu üzerindeki araştırmaların
gelişmesine ve canlanmasına olanak vermemiştir.” [5]
Hünkâr
Hacı Bektaş Veli, bugün Hacıbektaş adıyla bilinen Sulucakarahöyü’e gelip
dergâhını kurduğunda döneminin muhalif anlayışını hayata geçirmeye çalışmış,
dergâh bir ilim ve irfan merkezi olmuştur. İsmail Kaygusuz, “Hünkâr Hacı Bektaş Veli, Makâlât, Dergâhın
Dünü ve Yarını” başlıklı makalesinde Hacı Bektaş Dergâhının işlevini şöyle
anlatmaktadır:
“Hacı Bektaş Veli’nin kurduğu
Dergâh, Sünniliğin medreseleri karşısında, günün bilimlerinin ışığı altında ve
çağını aşarak, Makâlât’ta anlatılan Bâtıni-Alevi
öğretisinin kurallarının öğretilip uygulandığı Halk Üniversitesi konumu
kazanmıştı.(…) Velâyetame’de olsun, Baba İlyas Menakıbnamesi’nde olsun Hacı
Bektaş Veli ile ilişkisi olan Hünkâri, Çepni, Hacı Bereket, İbrahim Hacı gibi
Türkmen topluluklarının geniş emeksel katkılarıyla Sulucakarahöyük’te yapılan
üretime dönük çalışmalar, bölgenin koşullarına uygun yeni uygulamalar Dergâhın
ekonomik düzeyini yükseltirken, inançsal, eğitimsel ve kültürel etkinlikleri de
o derece artırıyordu.(…)
Velâyetname’ye göre bu
dönem içinde 360 halife ve 36 bin derviş yetişmiş. Bunlar siyasal dağılmışlık
içindeki Anadolu’nun çok sayıda Beylik topraklarına yerleşerek çerağ uyandırıp
cemlerini-cemaatlarını yönetmektedirler.” [6]
İsmail
Kaygusuz, “Bilim Bütün Değerlerin
Üstündedir, Hünkâr Hacı Bektaş Velî, Velâyetnâme’yi Nasıl Okumalıyız?” adlı
kitabında da konu hakkında şunları söylemektedir:
“1260’larda
Hacı Bektaş Sulucakarahöyük’ü, Alevi-Bektaşi inancının merkezi yapmasının
ötesinde, burada çağının, her türlü bilim ve felsefe yeniliklerine açık, kültür
ve siyaset üretilen sosyo-politik merkezinin temellerini atmıştır.” [7]
Bin ikiyüzlü yıllarda Hünkâr Hacı
Bektaş Veli’nin öncülüğünde Anadolu’da uyarılan bu çerağ, Postnişin Veliyettin
Ulusoy’un da ifade ettiği gibi yöneticilerin, muktedirlerin baskısı sonucu yok
edilmeye çalışılmıştır. Başarılı olmuş mudur? Önemli ölçüde olmuştur;
karartılmıştır, ama yok edilememiştir.
Yasaklanan, horlanan, aşağılanan bu
kültürel kimlik, süreç içerisinde kendisini gizlemek zorunda kalmış, bu
toplumun mensupları aynı zamanda taşıyıcı kimlikler olmuş; kültürü taşmakta
önemli bir araç olan sözel sanatları kullandıkları gerçeğini bir yazımda şöyle
özetlemiştim:
“Alevi-Bektaşi
inanç ve kültürü de ağırlıklı olarak toplumsal hafıza sayesinde günümüze
gelmiştir. Alevi-Bektaşi inanç ve kültürü deyince ilk akla gelen edebiyat ve
müziktir, halk şiiri ve halk müziğidir.”[8]
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş
toplumu, kültürel yapısını, merkezi devlet kültürel yapısından ve inancından
tamamen farklı olan, yasaklanmış ibadetiyle de günümüze taşımıştır.
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş
toplumunun ibadeti cemdir. Cem deyince ilk aklımıza gelen “ibadet” oluyor, ama
bu tanımlama Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun cemlerini tam anlamıyla ifade
etmiyor. Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu, cemleri sadece tapınma, ibadet olarak
yapmamışlar. Yasaklanan tüm değerlerini, kültürel kimliklerini de cemler
aracılığıyla taşımışlar:
“Alevi-Bektaşiler
bağlama olmadan, halk şiirinin deyiş, miraç, semah, düvaz imam, tevhit, mersiye
türünden eserler olmadan cem, yani ibadet yapmazlar.”[9]
Cemler,
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu için aynı zamanda Yol’a dair bilgilerin aktarıldığı bir okul olmuş. Bu bilgilerin
aktarılması ve taşınmasıyla toplumsal kemâlet, olgunluk oluşması hedeflenmiştir:
“İnsani Kâmil”ler yetiştirerek, “Kâmil Toplum” ütopyasını yaşatmışlardır.
Bu çabayı Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Veliyettin Ulusoy şöyle
özetlemişti:
“Alevi-Bektaşiler
ibadetlerinde doğal olarak temel kurallara ve törelere uyulmakla beraber, asıl
olarak riyadan arınmayı ve kötülüklerden sakınmayı amaç edinirler. Bu anlamda
ibadet, insanları yüceliğe götüren bir araçtır. Hedef, Ali kervanına, arifler
topluluğuna katılabilmek ve bunun için de özbenliğini her türlü kötülüklerden
temizlemektir.”[10]
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş
toplumu, bu amaca ulaşmak için “Dört Kapı
Kırk Makam” eğitimini ve Yol’a
ikrar vermeyi ön koşul kabul etmiştir.
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş
Yol’unun, inancının öğrenildiği, öğretildiği bu eğitimin, gelenekte, cemlerde
ve muhabbetlerde ariflerin, bilge kişilerin öncülüğünde yapıldığı ve adına Mekteb-i İrfan ya da İrfan Mektebi denildiği kabul
edilmektedir.
Bu
kabulü, geleneğin taşıyıcı kimliklerinden önemli yer tutan ozanların eserlerinde
görmekteyiz:
Maksad-ı insan
menem gerdiş-i devran menem
Mekteb-î irfân menem işde nişan bendedür.
Mekteb-î irfân menem işde nişan bendedür.
Kaygusuz Abdal
(1341-1444)
Bildiğim
unuttum eylerem feryâd
Derdim budur dil yok isteyem imdâd
Tekrar yine talîm etti bir üstâd
Dersimi mekteb-î irfândan aldım.
Derdim budur dil yok isteyem imdâd
Tekrar yine talîm etti bir üstâd
Dersimi mekteb-î irfândan aldım.
Hatâyi (1487-1524)
Ehl-i dil
hüsnünü muhalif etme
Mekteb-î irfândan bir kadem gitme
Sana dört sözüm var sakın unutma
Bir öğren bir öğret bir oku bir yaz.
Mekteb-î irfândan bir kadem gitme
Sana dört sözüm var sakın unutma
Bir öğren bir öğret bir oku bir yaz.
Karacaoğlan
(1606-1679)
Mekteb-î irfânda
câhildir ah ol Hürremi
Bakmayın başındaki destâre Allah aşkına
Bakmayın başındaki destâre Allah aşkına
Veliyettin Hürrem Çelebi (Hürremî) (1772-1828)
Mayası hakikat
gevheri hüma
Tükenmez madeni bir oldu sima
Sormadılar bize kâğıt diploma
Yazıldık mekteb-î irfâna geldik.
Tükenmez madeni bir oldu sima
Sormadılar bize kâğıt diploma
Yazıldık mekteb-î irfâna geldik.
Daimi (1932-1983)
İrfan mektebine
sözle girilmez
Hulusi kalp, doğru öz olmayınca
Gerçekler sırrına asla erilmez
Hakk’ı tanıyacak göz olmayınca.
Hulusi kalp, doğru öz olmayınca
Gerçekler sırrına asla erilmez
Hakk’ı tanıyacak göz olmayınca.
İbreti (1920-1976)
Mekteb-i
İrfan ya da İrfan Mektebi deyimi, sadece Alevi-Bektaşi-Kızılbaş kökenli ozanlar
tarafından kullanılmamıştır. Birçok Sünni tarikatlarda, tasavvuf ehli ozanlarda
da bu kavramlara rastlıyoruz.
Örneğin,
17. yüzyılda yaşamış Halveti tarikatının
Niyâziyye veya Mısriyye kolunun kurucusu, tasavvufi şair Niyazi Mısrî bir şiirinde şöyle demektedir:
Mekteb-i irfâna gel gir kesb-i irfan kılasın
Arif kâmil olup hem nehy-i münker kılasın
Hızr elinden âb-ı hayvan nûş edüp can bulasın
Secde eyle Âdem’e ta kim Hakk’a kul olasın,
Eden Âdem’den ibâ Hakk’dan dahi oldu cüdâ.
Arif kâmil olup hem nehy-i münker kılasın
Hızr elinden âb-ı hayvan nûş edüp can bulasın
Secde eyle Âdem’e ta kim Hakk’a kul olasın,
Eden Âdem’den ibâ Hakk’dan dahi oldu cüdâ.
Niyazi Mısri (1618-1693) [11]
Bu
örnekte görüldüğü gibi Mekteb-i İrfan,
yalnızca Alevi-Bektaşi-Kızılbaş geleneğinde değil, Sünni olmasına karşın tasavvufî
görüşleri nedeniyle resmi toplumun dışında kalan birçok tarikat tarafından da esas
okul olarak kabul ediliyor.
Resmi
ideolojiye ters olan toplumlar, kendi düşünce sistemini öğretecek-eğitecek
fiziksel mekânları kurmakta zorlukla karşılaşmışlar. Bu nedenle eğitim-öğretimde
mekân çok önemli olmamış. Önemli olan, eğitim-öğretimin sürdürülebiliyor
olmasıdır. O nedenle Ozan İsyani, “Mekteb-i
İrfan”ı binasız bir okul olarak tarif etmiştir:
“Mekteb-î İrfân
binasız bir okuldur. Canların birer İnsan-ı Kamil olarak yetişmeye
yöneldiklerinde, ikrar vermeye, yola girmeye hazırlandıkları ilkokuldur.
Mürşide, Pire ve dergâha hizmete hazırlık okulu olarak da düşünebilirsiniz.”[12]
Dertli Divani ile Mekteb-i İrfan
Muhabbetleri
“Mekteb-i
İrfân Muhabbetlerinin” Dertli Divani öncülüğünde yeni başladığı ve düzenli
olarak yapılmasının ilk etkilerinin görüldüğü günlerde yazdığım bir yazıda bu çabanın
da aynı amaca hizmet ettiğini vurgulamıştım:
“Dertli Divani,
ozanlık ve zakirlik geleneğinin halen canlılığını sürdüren Urfa’nın Kısas
beldesinde yetişmiş bir ozanımızdır. Çocukluk ve gençlik yıllarında buradaki
muhabbet ve cem ortamlarında bulunarak kültüre, inanca dair bilgiler edinmiş,
kendisini yetiştirmiştir.(…)
UNESCO tarafından
2010 yılında ‘Yaşayan İnsan Hazinesi
Ödülü’ne layık görülmüştür.(…)
UNESCO’nun
kendisine ‘zakirlik’ alanında ödül vermesiyle omzuna bu alanda bir sorumluluk
yüklendiğini gören Dertli Divani, birikimini paylaşmak için ilkini 2012 yılının
başlarında Ankara’da yaklaşık yirmi beş genç ile ‘Gençlerle Muhabbet Toplantıları’ başlattı. Bu muhabbet
toplantılarında Alevi-Bektaşi-Kızılbaş inancının; Edep-Erkân-Yol kavramı
açısından genel kurallarını açıklayıp deyişleri yorumladı. Muhabbet erkânı
içinde gençlerin on iki hizmeti ve dolayısıyla ‘Zakir’liği de öğrenmeleri için çaba gösterdi.”[13]
2012
yılında Ankara’da başlayan “Dertli Divani
ile Mekteb-î İrfân Muhabbetleri”ne, bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışında
elli noktada yaklaşık üç bin kişi katıldı.
Dertli
Divani bir deyişinde Mekteb-i İrfanı şöyle tanımlıyor:
Girdim mekteb-î
irfâna
Mana öğrettiler bana
Vuslat oldum ilm-i kâna
Çün bab-ı vahdette bu dem.
Mana öğrettiler bana
Vuslat oldum ilm-i kâna
Çün bab-ı vahdette bu dem.
Dertli
Divani, Almanya’da Hamburg Üniversitesi Konser
Salonunda 16 Ocak
2016 tarihinde yapılan
etkinlikte yürütülmekte olan “Mekteb-i
İrfan” çalışmaları üzerine şu açıklamayı yapmıştı:
“Kelime anlamı
ile Mektep, okul; İrfan, ilim demektir, ama inancımızda,
buna sadece ‘ilim ve irfân okulu’
demek yetmiyor. Nasıl izah etmek gerekiyor? Kültürümüzle ve inandığımız
değerlerle ilgili ne varsa, A’dan Z’ye öğrenmemiz ve bilmemiz gerekenleri
yaşamımızın bir parçası haline getirmektir. Eline, beline, diline sahip olmayı;
aşına, işine, eşine sadık olmayı; kendisine yapılmasını istemediği şeyi bir
başkasına yapmamayı öngören yolumuzun temel kuralları; edebe, erkâna, usule,
yola dair ne varsa her şeyi kendi özüne uygun bir şekilde yaşamak ve aynı
zamanda günlük yaşantımızda, davranışlarımızda bunu yansıtmayı amaçlayan
muhabbetlerdir.”[14]
Bu
muhabbetlerde başta zakirlik-âşıklık
geleneği olmak üzere Alevi-Bektaşi inancının temel değerlerinin, düsturlarının
yanında tarih, edebiyat, müzik vb. gibi konular da kendi alanında donanımlı
olan araştırmacı, yazar, müzikolog ve müzisyenler tarafından anlatılmaktadır.
Muhabbetlere,
başladığı günden bugüne kadar Dertli Divani ile birlikte Ahmet Koçak, Piri Er,
Ahmet Aykut, Ulaş Özdemir, Mahir Polat, Hüseyin Bayrak, Hakan Erol, Ünsal Doğan,
Harun Özdemir ve Murtaza Salper rehberlik yaptı.
“Muhabbetler şu ana başlıklar üzerine yapıldı:
§ Alevi-Bektaşi
İnancında Dört Kapı-Kırk Makam ve İnsan-ı Kâmil Kavramı.
§ Mürşit, Pir,
Dede, Rehber, Ana, Baba nedir?
§ Cem nedir?
Cemleri içeriğine göre nasıl adlandırabiliriz? Kaç çeşit cem vardır? Hangi
ceme, hangi vasıfta olan canlar girebilir? İkrar nedir? Musahiplik nedir?
§ On İki Hizmet
nedir? On İki Hizmetin Post Sahipleri kimlerdir?
§ Âşıklık, ozanlık
geleneği nedir? Alevi-Bektaşi kültüründe ulu ozanlar kimlerdir?
§ Deyiş, Düvaz-ı
İmam, Miraç, Semah, Tevhit, Mersiye (Ağıt), Methiye, Devriye, Şathiye
(Eleştiri) nedir? Menakıp nedir?
§ Alevi-Bektaşilikte
Ocak Sistemi nedir? Çelebi, Dedegan, Babagan süreklerindeki uygulamalar ve farklılıklar
nelerdir?
§ Alevi-Bektaşi
müziğinde bağlamanın yeri ve seyri; Zâkirlik hizmetinin önemi.
§
Alevilikte
Hafıza ve Mekân.”[15]
Pir
Hacı Bektaş Veli’nin, “Yolumuz, ilim irfan ve insanlık sevgisi üzerine
kurulmuştur. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”[16] öğüdünü
kendisine rehber edinmiş Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu bugün, hâlâ devlet nazarında
yasaklı olan inancını, kültürünü, ilim ve irfânını kendi olanakları ile
yaşatmaya ve gelecek kuşaklara aktarmaya çalışıyor. Mekteb-i İrfan Muhabbetleri,
Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumunun inancı ve kültürü üzerindeki yasakları kırma
çabasının sadece küçük bir parçasıdır. Bugüne dek bin bir zorlukla sürdürülen
bu çaba, umarım önümüzdeki dönemde daha da güçlendirilerek ve
yaygınlaştırılarak sürdürülebilir ve Yol’a layıkıyla hizmet edebilir.
28 Eylül 2018, Küçükkuyu
Kaynakça:
1.
Friedrich
Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve
Devletin Kökeni, 3. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, Eylül 1974.
2.
Ali
Celâlettin Ulusoy, Pir Dergâhından
Nefesler, Hacı Bektaş Çelebilerinin Deyişleri, Genişletilmiş İkinci Basım,
Yayına Hazırlayan: Hüseyin Hürrem Ulusoy, Ankara, 2014.
3.
Ahmet
Koçak, “Mekteb-i İrfan Muhabbetleri”, Serçeşme
Dergisi, Sayı: 32, Ağustos 2016.
4.
İsmail
Kaygusuz, “Hünkâr Hacı Bektaş Velî,
Velâyetnâme’yi Nasıl Okumalıyız?”, Hünkâr Yayınları, Nisan 2016.
5.
www.ismailkaygusuz.com/index.php/makalelerim/arastirma-inceleme-makaleleri/425-425.
6.
Ahmet
Koçak, “Serçeşme Dergisinde Sanatçılarla
Söyleşiler: Aynı Bahçenin Gülleri”, Alev Yayınları, İstanbul, 2013.
7.
Veliyettin
Ulusoy, Serçeşme Yazıları, 6. Basım,
Yazına Hazırlayan: Ahmet Koçak, Hünkâr Yayınları, İstanbul, 2014.
8.
www.antoloji.com/niyazi-misri/hayati/
9.
Rıza
Yürükoğlu, “Okunacak En Büyük Kitap
İnsandır”, Alev Yayınları, 8. Basım, İstanbul, 2014.
[1] Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni,
3. Baskı, Sol Yayınları, Ankara, Eylül 1974, s. 243.
[2] Age, s. 240.
[3] Age, s. 238.
[4] Age, s. 243.
[5] Veliyettin
Ulusoy, Serçeşme Yazıları, 6. Basım,
Yazına Hazırlayan: Ahmet Koçak, Hünkâr Yayınları, İstanbul, 2014, s. 103.
[6] www.ismailkaygusuz.com, http://www.ismailkaygusuz.com/index.php/makalelerim/arastirma-inceleme-makaleleri/425-425.
[7] İsmail Kaygusuz, “Hünkâr
Hacı Bektaş Velî, Velâyetnâme’yi Nasıl Okumalıyız?”, Hünkâr Yayınları,
Nisan 2016, s. 155.
[8] Ahmet Koçak, “Serçeşme Dergisinde Sanatçılarla Söyleşiler,
Aynı Bahçenin Gülleri”, Alev Yayınları, İstanbul, 2014, s. 4.
[9] Age, s. 7.
[10] Veliyettin
Ulusoy, Serçeşme Yazıları, 6. Basım, Yazına Hazırlayan: Ahmet Koçak, Hünkâr
Yayınları, İstanbul, 2014, s. 77.
[11]
https://www.antoloji.com/niyazi-misri/hayati/
[12] Ozan İsyani, “Mekteb-i İrfan”, Serçeşme Dergisi, Sayı: 32, Ağustos
2016.
[13] Ahmet Koçak, “Dertli Divani ile Mekteb-i İrfan”, Serçeşme Dergisi, Sayı: 6, Şubat 2014.
[14] Ahmet Koçak, “Mekteb-i
İrfan Muhabbetleri”, Serçeşme Dergisi, Sayı:
32, Ağustos 2016.
[15] Ahmet Koçak, Mekteb-i İrfan Muhabbetleri, Serçeşme Dergisi, Sayı: 32, Ağustos
2016.
[16] Rıza Yürükoğlu,
“Okunacak En Büyük Kitap İnsandır”, Alev
Yayınları, 8. Basım, İstanbul, 2014, s. 163.
Karanlık bilmeyiz Nur'umuz vardır.
YanıtlaSilEnel-Hak diyen Yol'umuz vardır.
Cemaline niyaz Pir'imiz vardır.
Ölmeden önce ölenlerdeniz.Düşünce karanlığına ışk olanlara aşk olsun.Gerçeğe Hü. Efe ENGİN