Aşk Olsun Yanarken Bize Işık Olanlara
Sivas katliamının üzerinden yirmi yedi yıl geçti, Serçeşme Dergisinin 22. Sayısında
yayınladığımız bu yazıyı, Sivas Kıyımında katledilen canlarımızın anısına
sizlerle paylaşıyorum. Aşk ile.
***
Sivas Katliamının üzerinden yirmi iki yıl
geçti. Yirmi iki yıl önce, 2 Temmuz 1993’te otuz üç can; otuz üç aydın, yazar,
şair ve genç Sivas’ta Devletin askeri, polisi, valisinin gözü önünde
katledildi.
Sivas Olayları olarak tarihe geçen bu
vahşette, iki kişi otel görevlisi ve saldırganlardan iki kişi de hayatını
kaybetti.
Bu vahşette yakınlarını, canlarını
kaybedenler yargıda adalet beklediler. Uzun yıllar süren mahkemelerde yine her
zaman olduğu gibi gerçek suçlular yargılanmadı. Yargılananlar onların taşeronları
oldu. Tabii yakalanan taşeronlar. Yakalanmayanların davası zaman aşımına
uğradı.
O gün bu vahşet taşeronların avukatlığını
yapanlar, daha sonra belediye başkanı, milletvekili ve bakan olarak
ödüllendirildiler.
Bu zihniyetten adalet beklenir mi? Hayır
tabii ki. Sivas Katliamı bir insanlık suçudur. İnsanlık suçlarında ise
zamanaşımı olmaz.
Sivas Katliamının yıl dönümünde
Londra’daydım. Özcan Dursun Müzik ve Sanat Okulunda yapılan anma etkinliğine katıldım. Bu etkinlikte bir
konuşma yaptım. Bu konuşmamın özetini aşağıda okuyabilirsiniz.
Anma etkinliği 2 Temmuz, Perşembe akşamı saat yirmide başladı. Özcan Dursun Müzik Okulu
öğrencileri ve Londra’da yaşayan sanatçılar Canan Sağar, Hatice Yeşil ve
Bergüzar Erdoğan söyledikleri deyiş ve türkülerle bizleri hüzünlendirdiler. Aşk
olsun yanarken bize ışık olanlara…
***
Yeni
Katliamları Önlemek için Sivas Katliamından Ders Alınmalıdır
Sivas Katliamı
denildiği zaman artık, Google’a girdiğimizde ayrıntılı bilgileri görebiliyoruz.
Bu bilgilere ulaşmak bir tuşa basmak kadar kolay artık. Ancak bir tuşa basmakla
ulaşamayacağınız yönlerini burada kısa bir muhabbet içinde anlatmaya
çalışacağım.
Olayların
nasıl olduğu, nasıl geliştiği internette ve diğer kaynaklarda anlatılıyor,
hatta bunlar üzerine belgeseller bile yapıldı. Ancak altı çizilmesi gereken,
ama gözden kaçırılan ya da gizlenen yönleri, gerçekleri var. Biz gerçeğe hû
dediğimiz için bu yönlerini göstermeye özen gösteriyoruz.
Bunlardan
birincisi, Sivas katliamının kendiliğinden gelişmiş olaylar olmadığı gerçeğidir.
Yani Sivas katliamı, birden bire oluvermiş bir olay değildir. Sivas katliamı planlı,
önceden hazırlıkları yapılmış bir katliamdır. Bu nedenle “Sivas Olayları”
deyimi doğru bir anlatım değildir. Dilimizi düzeltmek ve doğru sözle Sivas Katliamı
dolarak konuşmamız gerekiyor.
Sivas
Katliamı, planlamış ve önceden hazırlanmış bir katliamdır. O katliam niye
yapıldı diye sorduğumuzda, nedenini araştırmaya başladığımızda karşımıza acı bir
gerçek çıkıyor. Bu gerçek belki canımızı acıtıyor, ama bu katliamın sonuçlarına
baktığımızda daha iyi anladığımız nedenlerini görmemiz, anlamamız lazım. Bu
gerçeği görmek belki canımızı acıtıyor, ama bunları görmek zorundayız.
Sivas Katliam,
Alevi-Bektaşi toplumunu sistem içerisine entegre etmek için yapılmıştır. Yüzlerce
yıldır, yer altında kalan, sistemle entegre olmayan, devletle bir türlü uyuşmayan,
bu toprakların “yaramaz çocukları” olarak kalmış olan Alevileri sisteme entegre
etme projesinin bir parçasıdır bu katliam.
Bunu
söylediğimde birçok arkadaşımız, özellikle bu alanda yazı yazmış arkadaşlarımız,
bu sözlerimi çok abartılı buluyor. Ancak son yirmi yıllık süreç içerisinde
Alevi toplumunun geldiği noktaya baktığımızda görünen resim, bu çıkarsamanın
haklı olduğunu açıkça gösteriyor.
Dünün
yaramaz çocukları Aleviler, devrimciler yetiştiren, sınıf mücadelesi içerisinde
olan, Türkiye’deki her türlü haksızlığın karşısında duran Alevilerin sisteme
entegre edilmesi gerekiyordu. Bir toplumsal mühendislik yapmaya, yani
toplumumuzu zorla değiştirmeye, kendi değimleriyle ehlileştirmeye kalkışanlar
tarafından yapıldı bu katliam.
Bu
toplumsal mühendisliğe kalkışanlar, toplumumuzu ehlileştirelim derken,
gerçekten de başarılı oldular mı? Son yirmi iki yılın olaylarına bakarsanız,
evet, nispeten başarılı oldular, çünkü toplum mühendisliği sadece katliamlarla,
baskılarla yürümüyor. Aynı zamanda “Böl-Yönet
Siyaseti” ile yürüyor. Aşağılayıcı bir anlatım, ama “Sopa ve Havuç Siyaseti” ile yürüyor.
Bu
toplum mühendisliğinin başarılı olduğunu nereden görüyoruz? Bunu, bugün
Alevilerin kendi aralarındaki bölünme ve tartışmalara baktığımızda görüyoruz.
Alevilik İslam’ın özüdür, İslam’ın içidir, İslam’ın dışıdır, Ali’siz
Aleviliktir, vb., tartışmalarla sistem, Alevi toplumunu kendi içerisinde
tartışır hale getirdi.
Böylece,
Alevi-Bektaşi toplumunun kendi inancının temelini oluşturan rüyasından,
umudundan, uğrunda mücadele ettiği dünya projesinden uzaklaştırdılar. Neydi Alevi
Bektaşi toplumunun tarihinden ve inancından kaynaklanan rüyası? Yüz yıllardır
İmam Cafer Sadık Buyruğu’nda anlatılan Rıza Şehri’ydi. Alevi-Bektaşi toplumu,
gönüllerin birlendiği, sınıfsız ve sınırsız bir dünyayı özleyen ve bunun
mücadelesini veren bir toplumdu.
Neden
Alevi-Bektaşi toplumunun bir yandan zorla şerle ve bir yandan mürtetler ve
dünya malına temayülü olanlara paranın gücü kullanılarak bu projeden, bu dünya
bakışından uzaklaşması arzulanıyordu? Sistem, Alevi-Bektaşi toplumunu, bugün
içinde yaşadığımız toplumda benzer dünya düşleri olan candaşlarıyla,
yoldaşlarıyla yan yana gelmesin istiyordu.
Sistem niye
bunu istiyordu? 12 Eylül faşizminin öncesinden başlayarak her direnişin, her eylemin
altından mutlaka bir Alevi çocuğu, bir Alevi köyü, Alevi canları çıkıyordu. Düzen,
“Alevi toplumu sol dünya görüşüne neden
yakın? “Aleviler düzene entegre
edilmeli. Alevi gençliği dinle buluşturulmalı.” diye düşünüyordu.
Bunu
söylediğimde, bazı canlar bana kızıyor. Alevi-Bektaşi toplumunda 12 Eylül
öncesinde yaşanan solcu gençlerle-daha tutucu olan yaşlı kuşağın çatışmasının
tüm yükünü solcu gençlere yüklemek alışkanlık haline getirilmiştir. Bu konuda
solun hataları olduğu açıktır ve sol defalarca bu konuda özeleştiri yapmıştır.
Ancak
Alevi-Bektaşi toplumunda yaşanan dede-talip ilişkisinin bozulması, inanca
yabancılaşma, başka inançlara benzemeye başlama gibi sorunların kökü başka
yerdedir. Bu değişimin altında, kapalı toplumları zorla dağıtan ekonomik
koşullar, insanların açlıkla terbiyesi yatmaktadır. Ülke içinde büyük şehirlere
ve ülke dışına yaşanan devasa bir göç olgusu yatmaktadır. Hepsinden önemlisi, “Şah diyeni tepeleyen”
Türk-Müslüman-Sünni Devlet baskısı vardır.
Bu
nedenle solculara kızan Aleviler, artık başlarına gelenin gerçek nedenlerini
araştırmak ve öğrenmek zorundadır. Tüm yükü getirip solculara yükleyemeyiz.
Solcu gençleri günah keçisi haline getirmek hiçbir şeyi açıklamaya yetmez.
“Niye bugün solu tokatlıyoruz?” diye
sorduğumuzda, çıkan sonuç çok açık: “Sol
güçsüz olduğu için tokatlıyoruz.” Ama Alevi-Bektaşi düşüncesi, güçlüden,
muktedirden yana olmak değildir. Tam tersine güçlü karşısında boyun eğmemek,
mazlumun yanında olmak demektir.
Cemevlerinin
geldiği noktaya baktığımızda anlatmak istediğim olgular açıkça görülebilir.
Maalesef cem evlerimiz, minaresiz camilere döndürülmüş halde. Alevi-Bektaşi
inancı, felsefesi devlet dini-mezhebi ile eşdeğer, hatta daha geride kalmış
halde.
Nerede
kaldı bizim, muktedirlerin görüşü olan Sünnilikle yüz yıllara dayanan kavgamız?
Sözde Hz. Hüseyin’den yanayız, Kerbelâ’dan bu yana, sahra çölünde bebelere bir
yudum su bile vermeyen zihniyetin karşısında durmuşuz. Düzen dediğimiz sömürü
çarkına karşıyız. Bu görüşlerimizden nasıl vaz geçeriz de düzenin peşine
takılırız?
Sivas Katliamı
bizim canımızı yakıyor. Şu masada “Onlar
Işık Oldular” kitabım var. Otelden canını kurtarabilenlerle yaptığım söyleşilerde
var içinde. Orada muazzam bir acı var. Ancak, bu katliamla gözyaşı dökerek başa
çıkamayız. Gelecekte benzer katliamların yaşanmaması için Sivas Katliamından ders
almamız gerekiyor. Bunun için de katliamın nedenlerini anlamamız gerekiyor.
Katliama kim destek vermiş? Katliam hazırlığında kimin parmağı var? Bunları unutmamamız
gerekiyor.
2011
yılında yapılan bir söyleşide Özel Harp Dairesinden bir itirafçı olayın nasıl
planlandığını detaylı bir biçimde aktarmıştı. Devletin bu işi planlı bir
biçimde yaptığını başka nereden biliyoruz? Katliamı yaşayan canların
anlattıklarından biliyoruz: Kaldırım taşları hazırlanmış, yol yapıyoruz
bahanesi ile yığılmış, belediye bu işin öncülüğünü yapmış.
Dönemin
başbakanı, Tansu Çiller katliamın arkasından, “dışardaki vatandaşımızın burnu kanamamıştır” diyor. İçişleri Bakanı
benzer açıklamalar yapıyor. Cumhurbaşkanı Demirel’in açıklamaları habersiz
olmadığını gösteriyor.
Evet,
otuz yedi canın katledilmesi, bize uygulanan toplum mühendisliğinin bir sonucu
oldu ne yazık ki. Bugün şunu düşünmemiz lazım: Devlet bizi düzen içerisine
entegre etmeye çalışıyor. Biz devletin bu politikası içerisinde yer alacak
mıyız? Soruyu buradan sormamız lazım.
Meselenin
özü bu arkadaşlar. Alevi-Bektaşi kurumlarında da kendimize sormamız gereken
soru bu: Bugün ne yapacağız? Nasıl yapacağız?
Bugün
eski adıyla IŞİD, kendilerinin son zamanda tercih ettikleri adla İslam Devleti
tehlikesi kapımıza dayandı. Sadece sınırlarda değil, İstanbul’da, büyük kentlerde bu canavar
içimizde uyuyor. Olası bir krizde İslam Devleti’nin vuracağı ilk toplumsal
kesim yine Aleviler. Devletimizle nasıl içli-dışlı kuzu sarması olduklarını
haberlerden görüyorsunuz.
O
nedenle bugün doğru soruyu sormalı ve bu temelde örgütlenmeliyiz Aymazlığı bir
kenara bırakalım diye düşünüyorum. Alevi-Bektaşi toplumu, devlet eliyle
yürütülen toplum mühendisliğine karşı duracaksa, sopa siyasetine karşı
direnmeyi bildiği kadar, böl-yönet siyasetine karşı durmayı da
becerebilmelidir.
Alevi-Bektaşi
demokratik örgütleri, iç çekişmelerindeki benlik kavgasını bir kenara
bırakmalıdır. Bizi birleştiren inancımızdır. Bizi birleştiren üzerimize yürüyen
saldırı dalgasına karşı barışı, demokrasi ve laikliği savunmamızdır.
Bugün
kim, şu ya da bu gerekçeyi öne sürerek, var olan birliği bozuyorsa, kim
kurulmaya çalışılan birlikten kaçıyorsa bilin ki devlet eliyle yürütülen toplum
mühendisliği projesine hizmet ediyordur. Farkında olsun ya da olmasın birlik
kaçkınları, bozguncular, Alevi-Bektaşi toplumuna değil, devlete ve düzene
hizmet etmektedir.
İnanç
üzerine getirilen tuzak tartışma konuları üzerine yoğunlaşmayı bırakıp,
birliğimizi kurmaya, korumaya ve güçlendirmeye odaklanmamız gerekiyor. Bunun
içinde inancımıza, felsefemize sahip çıkmamız gerekiyor.
Felsefemiz
ortaklaşa yaşam fikrine dayanır. Ortaklaşa yaşam demek, malı mala, canı
cana katmak demektir. İkrar verilirken söylenen ,“Gelme gelme; Dönme dönme! Gelenin malı, gidenin canı” sözü bunu
anlatır. Yola verilen ikrar, canların birbirlerine vermiş olduğu ikrardır. Bu
toplumun gücü, ikrara dayanan bu dayanışma, omuz omuza, sırt sırta durma
gücünden kaynaklanır.
Bu
değerlerimizi unutmayacağız, unutturmayacağız. Bu değerler çerçevesinde
örgütleneceğiz. Örgütleneceğiz ki yarın canımızı, aşımızı, eşimizi, işimizi
koruyalım.
Evet,
Alevi-Bektaşi toplumu artık düzen içerisinde görünür, açık bir toplum
halindedir. Geçmişte gizli yapılan ibadetin görünür hale gelmesi iyidir, ama
bir tehlikeyi de içinde barındırır. Görünür olmak, aynı zamanda açık hedef
olmak demektir. Cemevlerimiz, dergâhlarımız, saldırılara hedef olabilir. Bu uydurma
bir senaryo değildir. Televizyonda Türkiye’deki günlük siyaseti izleyen her can
bunun olabileceğini kestirebilir.
Sivas
Katliamı, bunun olabilirliğinin en canlı kanıtıdır. Bırakın cumhuriyet öncesi
dönemi, cumhuriyet döneminde Koçgiri Katliamı ile başlayıp Dersim’le devam
eden, daha yakın tarihte Maraş, Çorum, Sivas Katliamları, Gazi Katliamı, daha
iki sene önce Gezi Katliamı göz önüne tutulursa anlatmak istediğim açıkça
görülür.
Bu
katliamların yenisinin yaşanmaması için bu toplumun senliği-benliği bir kenara
bırakıp, birliğini sağlaması günümüzün en acil sorundur diye düşünüyorum.
Hünkâr’ın da dediği gibi, bir olmak, iri olmak, diri olmak temel düsturumuz
olmalı.
Hepinizi
aşk-ı niyazla selamlıyorum. Eyvallah…
Ahmet Koçak
Yorumlar
Yorum Gönder