Ruhi Su’ya Mektup

Merhabalar sevgili okurlar,
usta sanatçı Ruhi Su bundan 36 yıl önce aramızdan bedenen ayrıldı.
Kendisini saygı, sevgi ve özlemle anıyorum.
1996 yılında kendisine yazdığım ve Kervan dergisinin 63. sayısında yayınlan aşağıdaki
"Mektup"u günün anısına sizlerle paylaşıyorum.
Aşk ile.










Ruhi Su’ya Mektup

“Türkü söylemek benim için bir aşk halidir. En güzel aşklarımı Türkü söyleyerek yaşadım. Ne onlar beni aldattı, ne de ben onları. Türkü söyledikçe yeşeriyorum, çiçekleniyorum...” (Ruhi Su)

Sevgili okurlar, bu sözcükleri Ruhi Su’dan okuduktan sonra bize söyleyecek, pek bir şey kalmıyor. Bir insan, bir duygu adamı, bir sanatçı; ancak kendisini bu denli sade, bu denli yoğun, bu denli güzel anlatabilir. Bunun içindir ki, bizlere söyleyecek pek bir şey kalmıyor.

Daha önceleri de bu sayfalarda Ruhi Su’yu anlatmaya çalıştık (çalıştık diyorum çünkü Ruhi Su’yu anlatmak tam anlamıyla mümkün değil.) Nerede doğduğunu, eğitimini ve kısmen de dünya görüşünü genel hatlarıyla sizlere aktardık. Onun için bu kez Ruhi Su biyografisini yazmak gereğini duymuyorum. Ve istiyorum ki bu defaki yazım Ruhi Su’ya kısa bir mektup olsun.

***

Sevgili Ruhi Su; aramızdan ayrılalı tam on bir yıl oldu. On bir yıl değil de sanki dün gibi taptaze, dipdirisin yüreğimizde. Ölüm, yok olmay1 ifade eder. Senin hücrelerin-Türkülerin-yok olmak bir yana, hala capcanlı ve düşmanlarının inadına yaşıyor.  Onun içindir ki, ölüm, senin için bir anlam ifade etmiyor. Seni ölümcül hastalığın pençesinde yaşam mücadelesi vermeye iten ve bedeninin aramızdan ayrılmasını “sağlayan” o günkü zihniyet bugün daha da katmerlenerek binlerce insanı ölüme taşımaya devam ediyor. Sanatına, söylediğin türkülerine sansür o gün olduğu gibi bugün de devam ediyor. Bu da boşuna değil. O gür sesinde yükselen halkın türküleri, bugün de korkutuyor onları. Ve bir şey daha var onları korkutan: Mezar taşın… Öyle ki, yaşarken sana yapamadıklarını, yapmaya cesaret edemediklerini mezar taşına yapmaya çalışıyorlar. Korkuları, öfkeleri dinmemiş olacak ki mezar taşını kurşunluyorlar.

Hem bunları niye anlatıyorum ki sana, sen onları bizlerden daha iyi tanıyordun. Zaten başka ne beklenir ki onlardan. Söylemek istediğim sadece, o günden bugüne bu topraklarda değişen pek bir şeyin olmadığı...

Açlıktan, sefaletten ölen çocuklar, yargılı-yargısız infazlar, faili belli cinayetler, vurgunlar, talanlar her şey ama her şey bir kat, belki daha da fazlasıyla 2000’lere girdiğimiz şu günlerde aynen devam ediyor. Analar, tutuklu evlatları için cezaevleri önünde; Analar, kayıp çocukları için meydanlarda; Analar, faili bilinen ölümler için mezarlıkta; Analar...

Evet sevgili Ruhi Su, anaların gözleri hala yaşlı. Tıpkı 77 Mayıs’ında, 12 Eylül’lerde olduğu gibi.

İşte, durum bu sevgili Ruhi Su. İnan, içini karartmak istemezdim.

Gönül isterdi ki sana, çocukların ekmek bulduğu, gençlerin okuyabildiği, çalışanların insanca yaşayabildiği ve anaların gözlerinin güldüğü bir dünya anlatayım. Ama ne yazık ki, ne seni ne de kendimi kandıramam.

Sana iyi-güzel şeylerden bahsedemediğim için beni bu defalık affet. “Karanlık bir gecenin sabahı mutlaka ışıktır.” Birgün, SABAHIN SAHİBİ sorduğunda ışık doğacak. İşte o gün beklediğin sözcükler arka arkaya dizilip sana dek uzanacaktır.

Ahmet Koçak, Kervan, Sayı: 63, Eylül-Ekim 1996


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Seçim sonucunu iktidarın ekonomik ve ötekileştirici politikaları belirledi.

Ahmet Koçak Özgeçmiş

Esrarî Kimdir?