Bekir (Delibaş) Güven Yoldaşımızı Sonsuzluğa Uğurladık

Bekir Güven, 3 Ocak 1966 Şanlıurfa, Siverek’te dünyaya geldi. Bekir Güven’in hayat hikayesinin devamını Bekir ve Rukiye’nin 17 Ekim 2021 tarihinde “Mezopotamya Ajansı”na verdikleri demeçte okuyalım:

“Güven, 6 yaşındayken ailesi Aydın Söke’ye yerleşti. Güven ile eşi Rukiye Güven 12 Eylül 1980 askeri darbesi döneminde Türkiye Komünist Partisi’nde (TKP) mücadele ederken, tanıştı. Güven, 12 Eylül askeri darbe döneminde 3 yıl cezaevinde kaldı. Rukiye Güven, tanışmalarını şöyle anlattı: ‘O dönem TKP üyesiydik, ikimizde cezaevine girdik, emniyette tanıştık. 1987’de evlendik. Cezaevinden çıktıktan sonraki süreçte demokrasi mücadelesi içinde yer aldık. 1991 yılında Mersin’de yaşadığımız dönem orada tutuklandı. Malatya Cezaevi’ne gönderildi. Malatya Cezaevi’nde 1 yıl yattı.’ (…)

Eşinin birçok tarihi olaylara tanık olduğunu aktaran Güven, ‘12 Eylül darbesinden sonra 1984’te cezaevlerinde yaşanan açlık grevlerinin tanığıdır. 1989’da İstanbul’a yerleştik, sendikal faaliyet çalışmalarında yer aldık. Gazi Katliamı ve Sivas Katliamı’nın da tanığıdır. Türkiye’yi büyük değişimlere çeviren olayları birebir yaşadık' diye konuştu.

Ekonomik nedenlerden dolayı 2000 yılında aktif siyaseti bıraktıklarını belirten Rukiye Güven, 2006 yılında Eskişehir’e yerleştiklerini burada kitapçı dükkânı açtıklarını söyledi. 2015 yılında HDP’de aktif çalışmaya başladıklarını ifade eden Güven, ‘Düşüncemize en yakın HDP geliyordu, demokratik mücadele alanı olarak HDP’yi görüyorduk. Eşimin hastalığı ilerleyince faaliyetlere katılamadı ben katılmaya başladım’ dedi. (…)

Açılan dava hakkında yaşadıkları süreci de anlatan Güven, ‘Bu soruşturma 2015’de başladı, sosyal medyada paylaşılan bir habere yorum yaptığı gerekçesiyle. Ayrıca dosyanın içinde kendi paylaşmadığı yorumlarda vardı. ‘Biji PKK, biji YPG’ paylaşımları yaptığı iddia edildi. Eşim hukuksal sürece hâkim olan biri, suç teşkil eden paylaşımlar yapmaz. Biz bunu mahkemede ispat edemedik ve araştırılmadan 22 ay 5 gün ceza verildi. Mahkemede görüntülü duruşma talep ettik, hâkim kendisini gördü hastalığı ile ilgili bilgiler sordu. Hâkim bize ceza vereceğini fakat erteleyeceğini söyledi. 24 Kasım 2017’de cezası onaylanıyor fakat bu avukatın gözünden kaçıyor, haberi olmuyor. Ocak ayında çağrı kâğıdı geldi. Başvurduğumuz hiçbir yerden yanıt alamadık, onaylanmış cezanın geri dönüşü yok diye. O süreç içerisinde sinir, stresten hastalığı daha fazla ilerledi.’(…)

Eşi Bekir Güven’in yüzde 98 engeline rağmen tutuklandığını dile getiren Güven, sonrasında yaşananlara dair ise şöyle konuştu: ‘20 Eylül’de Eskişehir Ceza İnfaz Kurumuna götürüldü, cezaevine ilk girdiğinde tek kişilik hücreye kondu, sadece yatak vardı. Yemeğini tek başına yiyemiyordu. Sesini duyurmak için kapıya dahi vuramadığını, tuvalete gidemediğini, banyosunu yalnız yapamadığını söyledi. İnsan Hakları Dernekleri, baro ve sosyal medya kampanyası müdahalesiyle hastaneye yatırıldı. Orada biraz rahatladı. Ben refakatçisiydim. İstanbul Adli Tıp Kurumu’na (ATK) ambulansla gideceği söylendi fakat ring aracı ile götürüldü. ATK bugün değil yarın gelin deyince gece 3’te ring aracı ile İstanbul’a götürüldü.’ (…)

Konuşmakta zorlanan Bekir Güven ise yaşadıklarına dair şu sözleri sarf etti: ‘Ben yaşadım, hasta tutuklular için uygun değil cezaevleri. Derhal hasta tutuklular serbest bırakılmalı, heyete çıkarken polislerden biri bana kelepçe takmaya çalıştı, hayatımın en kötü 3 günüydü.’

Eşine yapılanlarını vicdansızlık olarak nitelendiren Rukiye, ‘Biz insan hakları konusunda yıllardır mücadele ediyoruz. Bekir’e yaşatılanların haksızlık olduğunu bunun vicdana sığmadığını biliyoruz, bunu vicdan çürümesi olarak değerlendiriyorum’ diye belirtti." (…)

Bekir yoldaşımız, sinir sisteminin temel elemanı nöronları hedef alan hareket kaybına neden olan, Huntington hastalığına yakalandı. Hastalığından dolayı hareket kabiliyetini yitirdi, hayatının son dönemlerini yüzde 98 engelli olarak yaşadı.

Bir kız, bir erkek iki çocuk babası Bekir Güven, 16 Haziran, Perşembe geçesi, saat 23.30’da hayata gözlerini yumdu.

Bekir Güven namı diğer Seyit yoldaşımızı, 18 Haziran Cumartesi günü öğlen saatlerinde yoldaşlarının, dost ve akrabalarının katılımıyla Eskişehir'de Asri mezarlığında sonsuzluğa uğurladık.

Eşi Rukiye, Bekir’in ebedi mekanına yatırıldıktan sonra, sosyal medyada duygularını şöyle paylaştı:

“Uğurlar olsun sevgilim, babamız, mücadele arkadaşım yoldaşım, eşitim, belalım benim, uğurlar ola… Benimle 35 yılı paylaştın, tek kelimeyle harikaydı. Dünya tatlısı meyvelerimiz, evlatlarımızla güzel bir 35 yıl. Evlatlarını, beni merak etme, sen onlardasın, senin mekânın hep gönlümüzde olacak, biz toprağa karışana kadar. Çok çok güzel anılar ve dostlar biriktirdik 35 yılımızda. O dostlarımız yoldaşlarımız bugün hepsi yanımızdaydı güçlüydük. Anılarımızda yaşayacaksın. Uğurlar ola. Seni seviyorum.”

Yoldaşımızın devri daim, mekânı gönüller olsun.

*************

2013 yılında yayına hazırladığım “Onlar Işık Oldular” kitabımda Bekir yoldaşım ile yaptığım söyleşiyi, anısına paylaşıyorum.

27 Haziran 2022, Küçükkuyu


BEKİR DELİBAŞ
*

2 Temmuz 1993 tarihinde Türkiye insanlık tarihinin vahşet günlerinden birini yaşadı. Siz de bu günlere tanıklık edenlerdenseniz. Bize o gün yaşamış olduğunuz vahşet anlarını anlatır mısınız?

Aradan tam on yıl geçti. O gün orada olan çocuklarım, bugün benim boyumda. “Sivas olaylarını yaşamış” olmak büyük bir onur. Ne diyeceğimi, nasıl başlayacağımı bilemiyorum.

Bir Temmuz günü başlayan ve üç gün sürecek etkinliğe, Kervan dergisinin İstanbul temsilciliğinin görevlisi olarak gittim. Yanıma eşimi ve çocuklarımı da aldım.

İçeriği, katılımı ve düzenlenişi ile çok güzel bir kültür şöleni yaşayacağımızı umarak, İstanbul’dan Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin otobüsleriyle şarkılarla, türkülerle, semahlarla yola çıktık. Sivas’a vardığımızda, tüm yolcular birlikte Buruciye Medresesine indik.

Biz Türkiye Komünist Partililer, her zamanki disiplin, dikkat ve örgütlülüğümüz içinde yayın standının kurulmasına başladık. Kervan standının yanında Eğit-Sen’in standı vardı. Stand başında yazar dostlarımız Battal Pehlivan, Lütfi Kaleli, ozan dostumuz Dertli Divani ve daha nice dostla sohbet ettik.

Bir polis şefi ve ekibi, bizim yayın standımızda bulunan TKP Sekizinci. Kongre Kararları ve TKP Programı adlı kitaplarını toplamak istedi. Biz direndik, bu kitapların toplanamayacağını, yayınlandığı bölgede valiliğin, savcılığın onay-izninden geçtiğini anlattık. Tartışma bir buçuk saat sürdü. Sonunda standın başında bir ekip bırakıp, bir iki örnek kitapla merkezlerine gittiler. Biraz sonra kitapların yasak olmadığını belirterek getirip, geri verdiler. Tüm bu olay, polisin mahkemeye delil olarak sunduğu video kayıtlarında bulunmaktadır.

Bu arada yayın standımıza sözlü sataşmalar oluyordu. Siyasal kimliği ve tutumu en duru standlardan biri olduğu için devlet ve yobazlar tarafından hedef alınıyor ve tacize uğruyorduk. Birinci günün akşam üzeri Sivaslı gençlerden aldığımız duyumlar ve sözlü saldırılar bizi epeyce germişti. Bir saldırı olur diye yoldaşları tuvalete bile tek başına göndermez olmuştuk. Gece yayın standının başında kalabalık olarak kalmayı planlamışken, bir saldırı gerekçesi yaratmayalım diye Ali Baba mahallesine, dostların evlerine gittik.

Birinci günün akşamı yaptığımız değerlendirmede, aldığımız duyumları yan yana getirdiğimizde devlet ve şeriatçı ve faşist güruhların birlikte davrandığını anladık. İkili, üçlü gruplar halinde dolaşan şeriatçı-faşistler, eli telsizli polislerle kırk yıllık arkadaşmış gibi selamlaşıyorlardı.

Birinci günün akşamı kapalı salondaki etkinliğe, başımıza bir çorap örüldüğü endişesini taşıyarak gittik. Orada Edibe Sulari ve Nesimi Çimen ile sohbet ettik. Sonra konuk kalacağımız evlere çekildik.

İkinci gün, kara gün, yaslı gün, sabah erkenden uyandık. Planladığımız işlerimizi takibe koyulduk. Önce ilk gün Buruciye Medresesi’nin önüne kurduğumuz yayın standımızı, yoldaşlarla birlikte Kültür Merkezinin önüne taşıdık. Kültür Merkezinin önü arı kovanı gibiydi. En az on beş, yirmi standın olduğunu hatırlıyorum. Saat onu geçmişti.

Nedense bir berber aramaya çıktım, buldum ve tıraş oldum. Geri döndüğümde saat on ikiyi geçiyordu. Bu arada bir sivil polis geldi. Bir provokatör müydü yoksa demokrat bir kişi miydi, anlayamadım. Hızla, bir gösteri hazırlandığını, bildiri dağıtıldığını ve hazırlık olmamızı söyledi ve kayboldu.

“Müslümanlar” diye başlayan bir bildiri dağıtılmıştı. Bizleri, Müslüman mahallesinde salyangoz satıcısına benzetmişlerdi. O sırada Dertli Divani geldi, görüş alış-verişinde bulunduk. Sonra Kervan dergisinin yayın yönetmeni İsmail Yıldırım geldi, polisin aktardıklarını doğrulayan bilgiler illetti. Çarşıda işlerin karışmakta olduğunu söyledi.

Kültür Merkezinde Arif Sağ konseriyle “Medya ve Emperyalizm” paneli yapılacağı için çevremizdeki kalabalık artıyordu. Beş, altı polis arabası geldi. Yayın standımız, yıkılan ozanlar anıtının tam önünde ve sıranın en başındaydı. Sağımızda polisler, solumuzda diğer stantlar vardı. Saat biri geçiyordu.

Hazırlıklarımız tamamdı, ek tedbirler aldık. İsmail Yıldırım yoldaş otele gidip, geri geldi. Kalabalığın toplandığını ve şehirde tur attıklarını söyledi. Uğultuyu duymaya başladık. Sesler yaklaşıyordu. Ortalık ana baba günü gibiydi, çocukların, kadınların huzursuzluğu arttı. Oğlumu ve eşimi Kültür Merkezinin içine soktum. Onlar da birinci kata çıkmışlar.

Bizim tarafta koşanlar, toparlananlar, hareketlenenler oldu. Sağımızda beş adet içi dolu resmi araba, üç dört tane de sivil araba vardı. Uğultu yaklaşıyordu. Yoldaşlarla konuşup, demir çubukları alıp, standın önüne geçtik. Bazıları standı bırakıp çekilelim diyor. Ama kararımız kesin, şeriatçılara geçit yok.

Uğultu yaklaşıyor ve ne dediklerini seçmeye başladım. Biri “Tekbiiir” diye bağırıyor, ardından kalabalık “Allah-ü Ekber” diye yanıtlıyordu. Aklımdan geçiyor, “bak şunların yedikleri boka, çoluk, çocuk, kadın demeden insanların üstüne saldıracakları zaman, Allah kelimesini kendilerine siper ediyorlar.” 

Geri çekilelim diyenler oluyor. Olur mu yahu, biz komünistiz. Özüm ve benliğimle orada durmalıyım. İçim titremedi, çünkü bilincim bir yandan ölümün adım adım yaklaştığın, öte yandan haksızlığa, zulme, insan olmama hakarette karşı direnmek gerektiğini söylüyordu. Fareler gibi kaçışmak, neye uğradığını şaşırmak bize uzaktı.

Aramızda polis arabaları var, onların gerisinde, on beş metre uzakta kalabalık duruyor. Bin, bin beş yüz kişi var. “Her halde slogan atıp, bağırıp, çağırıp defolup gidecekler” düşüncesi geçiyor kafamdan. Geri dönüp bakıyorum. Bizim tarafta gençler, kadınları ve çocukları Kültür Merkezine sokuyor. Kafamı kaldırıyorum. Karım Rukiye ve beş yaşındaki oğlum Seyit birinci katın penceresinden bana bakıyorlar.

Yobazlara dönüyorum. O da ne? Polis arabaları aradan çekiliyor. Gözlerime inanamıyorum. Polis, bizi ve Kültür Merkezindeki kalabalığı korumayı bırakıp, çekiliyor. Devletçiler, Atatürkçüler, liberaller, Birinci ve İkinci Cumhuriyetçiler, Müslüman Demokratlar dinleyin beni: Polis, katliam yapacak bu kalabalığın önünden çekiliyor.

Ne oluyor demeye kalmadan, saldırıyorlar. “Ömrümüz buraya kadarmış” deyip, üzerime gelen, sakallı, uzun boylu gence, demir çubuğu indiriyorum. Öfkeden nasıl bir güçle vurmuşsam, altı yedi metre geri gidip düşüyor. Başkaları üzerime geliyor. Demirimi birkaç kez daha vurabiliyorum, ardından başıma bir taş geliyor. Yıldızları sayıyorum, gözüm kararıyor.

Bordür taşları ve başka sopalar da yağıyor. Boşluğa kayıyorum, beynimde bir şimşek çakıyor: “Düşmemeliyim” diyorum, can havliyle bir ikisini kucaklıyorum. İri cüsseli olmanın faydasını görüyorum, kucakladıklarımla beraber savruluyoruz. Silkiniyorum. Giysilerim parçalanıyor, düşüyorum ama silkiniyorum ve çevremdeki on beş, yirmi kişinin altından çıkıyorum.

Bunca anlattıklarım, kısacık bir ana sığıyor. Nereye gittiğimi bilmeden koşuyorum. Kolum kırılmış, demirim elimden düşmüş, başım yarılmış, elbiselerim param parça, kan içindeyim. Yarı karanlıkta, yarı boşlukta gibiyim. Bir an karanlık bir tüneldeyim ve her yerimi ısıran farelerden kaçıyorum sanıyorum. Önümde kapısı açık bir araç görüyorum, ona doğru koşuyorum. Polis aracı… “Hadi lan şerefsiz”i duyuyorum, yön değiştiriyorum. Bir binanın köşesini dönüyorum. Birden yeniden kalabalığın içindeyim.

“Eyvahhh” diyorum “yine içlerine düştüm” ama tanıdık yüzler seçiyorum. Dizlerimin bağı çözülüyor, etrafım sarılıyor. Bir nine boynuma sarılıyor, “ha, Alim” diyerek ağlıyor. Gazeteciler ve kameralar var, birileri sorular soruyor. Eşim ve oğlum yanıma geliyor. Oğlum Seyit, babasının yaralanmasına dayanamamış, uzun bir sopa bulmuş, gençlerin arasına giriyor. Gençler tutup, annesinin yanına getiriyor. Eşim ağlayarak kanlarımı temizliyor.

Ama direniş sürüyor. Ne komutanlar ortaya çıkıveriyor. Bir genci görüyorum, “kola şişelerini getirin” diyor. Ekip kuruluyor, kola şişeleri geliyor. Yaşlı biri, “hepimizi öldürecekler, içeri girelim” diyor. Gençler içeri girmeyi ölümle bir tutuyorlar. Direniş olacak ve dışarıda olacak. Çatışma yeniden başlıyor. Kola şişeler, sopalar, taşlar uçuşuyor. Bir, iki yoldaş başımda, beni koruyor. Ortalık ana baba günü

Elim ve kolum ağrıyor, şişiyor, ama bilincim biraz açılıyor. “O kadar da tıraş olduk” diye geçiyor aklımdan, kendime gülüyorum. Bir saat kadar süren çatışmadan sonra katil sürüsü çekiliyor. Artık ayakta duramıyorum ve titriyorum. Bir ambulansa bindirildiğimi hatırlıyorum, yanımda Devrim yoldaş var. Bir hastaneye geliyoruz. Bir odaya alıyorlar ve yaramı pansuman ediyorlar. Film çekildi mi hatırlamıyorum ama kolumu alçıya alıyorlar. Ama kırık yer çarpık kaynamış…

Başka yaralılar geliyor. Hemşireler türbanlı, bize, “siz hangi taraftansınız” diye soruyorlar. Devrim’e beni buradan uzaklaştır diyorum. Hastanenin başka bir bölümüne gidiyoruz. Telefonla TKP Genel Sekreteri Yürükoğlu yoldaşı arıyorum ve bilgi veriyorum. Hızlı bir değerlendirme yapıyoruz, direktiflerini alıyorum.

Hastaneye yeni yaralılar geliyor. Bu gelenler bizden mi, yoksa şer güçlerinden mi? Partizan çevresinden iki arkadaşla karşılaşıyoruz. Direniş sürüyor diyorlar. Birlikte bir taksi tutup çıkıyoruz hastaneden. Doğru Kültür Merkezine. Direnişin sürdüğü duyulur da durulur mu? Katil sürüsü ikinci kez püskürtülmüş.

Yoldaşların arasındayım. “Güneşin sofrasındayız” dediği gibi Nazım’ın. Tıraşlıyım, ancak pantolon bile ikiye ayrılmış. Eşim, çengelli iğne bulup, parçaları tutturuyor. O zamanların gençlik modasına uygun, yırtık-pırtık giyindiğimi söyleyerek dalga geçiyor. Ayrıca tıraşlıyım da!

Kültür Merkezinde cam çerçeve param parça. Ancak uğultu kesilmiş. İkindiye mi gitmişler ne? Eşim ikinci çatışmadan sonra sakallı birisinin konuştuğunu söylüyor. Belediye başkanıymış, “gazanız mübarek olsun” demiş. Sonra gruplar halinde çekildiklerini söylüyor.

Kültür Merkezini boşaltmak üzere hazırlık yapılıyor. Önce yaralılar, kadınlar ve çocuklar gidecek. Bir otobüs geliyor, ailece biniyoruz, Ali Baba mahallesine yol alıyoruz. Kimin olduğunu bilmediğim bir eve iniyoruz. Ali Baba mahallesini polis sarmış, “korumak için”miş!

Yoldaşların kararı Banaz’a gitmek. Olayları çapı üzerine başka bir bilgimiz yor. Televizyon ve radyolar Sivas’ta olayların olduğunu, yaralılar olduğunu söylüyor. Bir minibüsle Banaz’a yola çıkıyoruz. Banaz’da şenliğin üçünü günü başlayan program var ya, ona katılacağız.

Minibüs nereleri dolaştı bilmiyorum. Bir ara beni koltukların arasına oturttular, dışardan görülmemem için. Vücudumun her yanı ağrıyor, başım dönüyor. Sivas ile Banaz arası bana dünyanın en uzun yolu gibi geliyor. Dalmışım.

Uyandığımda köydeyiz. Kalabalık bir grup bizi karşılıyor. Avustralya’da işçi olarak çalışan birinin evine konuk oluyoruz. Pir Sultan heykelinin önüne gidiyoruz. Birden çok üşüyorum, titremeye başlıyorum. Bir çoban amca bana ter kokan o güzelim montunu veriyor. Öyle bir ısınıyorum ki, sormayın. Yemek yiyoruz.

Köyde bir gerginlik var. Gençler köyün çevresinde. Televizyon haberlerini izliyoruz. Bir alt yazı geçiyor, Sivas’ta otel yakmışlar. Ardından Madımak otelinin yandığı, üç ölünün olduğunu söylüyor. Gözlerimiz doluyor, kimse kimseye bakamıyor. Utanıyorum, olamaz böyle şey, insanlarımızı yakmışlar.

Aradan on, on beş dakika geçiyor, bir alt yazı daha, yedi ölü diyor. Nedir bu yahu? Demek Kültür Merkezinin önündeki çelik direnişi görünce, savunmasız insanların olduğu otele gidip, yakmışlar. Bir alt yazı daha, on beş ölü. Bu nasıl iş, insan olan bunu yapabilir mi? Artık dayanamıyorum. Dışarı çıkmak istiyorum. Eşim de benimle geliyor. Ağlıyorum, ağlıyorum. Böyle bir acı olabilir mi?

Nasıl onları yalnız bıraktık? Nasıl akıl edemedik? Hıçkıra, hıçkıra ağlıyorum. İnsan olduğuma ağlıyorum. Başımdan geçenleri unutuyorum, Sivas’ta insanlar yakılmış, insanlığa ağlıyorum. İnsanlarımıza ağlıyorum, çaresizliğimize, yanlarında olup, onlara sahip çıkamadığımıza ağlıyorum.

Tekrar içeri dönebildiğimde, televizyonun verdiği ölü sayısı artmış ve artmaya devam ediyor. Otuz ölü, otuz üç ölü, otuz beş ölü, otuz yedi ölü. Başbakan olacak kadın çıkıyor, “vatandaş zarar görmemiştir” diye tarihi bir beyanat veriyor.

Sonra hastane görüntüleri, yaralılar ve yanmış, boğulmuş cesetler. Semahçı gençler, kalem tutan eller, saz çalan parmaklar. Daha dün, bu sabah görmüştüm bazılarını. Hayatımın en kötü gününü yaşıyorum. Böyle bir acı olabilir mi?

Tepeye çıkmak istiyorum. Eşime tutunarak Pir Sultan heykelinin önüne gidiyoruz. Sanki her yanım yanıyor, hayır üşüyorum. Orada, o tepede oturup, insan olduğuma ağlamak istiyorum. Boğulacak gibi oluyorum, oracığa düşeceğim sanki. Gençler çevremde toplanıyor. Herkes suskun, derin derin bakıyor. Sanki o gün yılları yaşamışız.

Gece Banaz’ın sokaklarında dolaşıyoruz. Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin günümüzdeki yöneticilerinden Gazi Arslan’ın evinde yer hazırlamışlar, sabaha karşı baygın gibi uyuyorum. Karabasan gibi bir uyku. Sabah oluyor, yine haberlerin başındayız. Evet, otuz yedi ölü.

Sabah köy erenleri toplanıyor, ölenlerimizi anmak için programı devam ettirme kararı alıyorlar. Eli saz tutan gençlerle Pir Sultan heykelinin önüne gidiyoruz. Meydan kalabalık. Bir halka oluşturuluyor. Sazın teline vuruluyor. Kimse, kimseye bakmıyor, sanki insan olduğumuzdan utanıyoruz. Saz çalan genç hem ağlıyor hem saza vuruyor. Elleri titriyor, ağlıyor ama saza vurmaya devam ediyor. “Alim ne yatarsın, günlerin geldi” ve halka semahı dönülüyor. Sanki ölülerimiz de aramızda.

Semah dönülür mü bu durumda? İşte gözlerimle gördüm, Pir Sultan’ın heykelinin önünde ağlayarak saza vuran gencin önünde halk halka olmuş, ölülerimizle birlikte semah dönüyor. Halk ölülerinin acısını yüreğine böyle gömüyor. Sanki tarih semah dönüyor.

Öğleden sonra Gazi Arslan ve yönetici arkadaşlarla İstanbul’a gitme ve yapılabilirse cenaze törenlerine katılmaya karar verdik. İstanbul yolcuları hazırlanıyor. Herkes mahzun, standımızda parçalanmış kitapları ve kasetleri bile otobüse yüklüyoruz. Yola çıkıyoruz.

Hangi molada aradık hatırlayamıyorum ama Yürükoğlu yoldaşla telefonla görüşüyoruz. Cenaze töreninin Ankara’da olacağını öğreniyoruz ve tüm yoldaşlarla Ankara’ya gitme kararını alıyoruz. Otobüstekilere bunu duyuruyoruz. Diğer yolcuların hepsi de Ankara’ya gitmek ve cenaze törenine katılmak istiyor.

Otobüsler Ankara’ya, Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ankara Şubesine vardı. Derneğin önü mahşeri bir kalabalık. Yaralılar geldi deyince, yol açılıveriyor. Derneğe doğru ilerliyoruz. Öldürülenlerin yakınları var, ağlayanlar var. Beni o halde gören boynuma sarılıyor. Kimin annesiydi hatırlamıyorum, ölen dostlarımızdan birinin annesi, “onu da yaralı olarak getirecek misiniz” diye soruyor. Yüzümü duvara dönüyorum.

Ankara tarihi bir gün yaşıyor. Binlerce Alevi, binlerce yoksul emekçi, demokrat ve devrimci ölülerimiz ve yaralıları kucaklamak için orada. Yaralılar gelmeye devam ediyor. Yanmaktan kıl payı kurtulan ozanlar, yazarlar geliyor. Kalabalık dalgalanıyor.

İstanbul’dan yoldaşlar geliyor. Sarılıp, sarmaşıyoruz. Pankart açıp, kortej oluşturuyoruz ve derneğin önüne yürüyoruz. Kalabalık bir grup bize doğru geliyor, yalnız bunlar diğer katılımcılardan farklı. Devlet adamı protokolü var. Biri bana elini uzatıyor. Binlerce insan dalgalanıyor. Elimi kaldırıyorum, yüzü tanıdık geliyor: Erdal İnönü bu!

“Başbakan yardımcısı olacak utanmaz herif” diyorum, elini çekiyor. “Bizi orada yakarlarken neredeydin de şimdi yanımıza geliyorsun” diyorum. Korumaları İnönü’yü geri çekiyor. Ben bağırmaya devam ediyorum, “sekiz saat bize saldırdılar, yaktılar, neredeydiniz şerefsizler.” Kalabalıktan alkış yükseliyor. Zamanın özel televizyonu bu karşılaşmayı haberlerde yayınlıyor, “yaralılar İnönü’ye saldırdı” diyor.

Ankara’da demokratik kitle örgütleri cenaze törenini düzenleme komitesi kuruyor. Komitede, Kervan dergisi adına ben, Pir Sultan derneklerinden bir arkadaş, İnsan Hakları Derneği adına Akın Birdal, bir de sendikacı ve öğretim görevlisi Atilla Erdem var. Yoğun toplantıları bünyem kaldırmadığı için yerimi İsmail Yıldırım’a devrediyorum.

Cenazeye katılım yüz binin üzerinde. Yalnız Kervan dergisinin flaması ardında on bin kişi yürüyor. Sloganlarımızı yönetmekten sorumlu yoldaştan rica ettim, megafonu aldım. Sloganlarımızı çağırdıkça, sanki vücuduma kan yürüdü, güçlendim, ağrılarımı unuttum. Yüz binler şehitlerimizle yek vücut oldu. Meclisin önüne geldik. Meclis koruma altında. Milletin vekillerini halktan koruyorlar!

O gece trenle İstanbul’a yola çıktık. İstasyonunda oturduğumuz lokantada, su aldığımız büfede insanlar tanıyıp, geçmiş olsun diyor. Halkın bizi bağrına basışı anlatılmaz bir şey.

İçinde bu yoğunlukta yaşadığım olayları, on yıl boyunca, Kervan dergisinin o günlerde yayınlanan sayısı dışında bir daha yazmamıştım. Büyük toplumsal olaylar böyledir, çakalı çıkar, tilkisi çıkar, olayın büyüklüğünü paraya tahvil etmenin yolunu bulur. At izi, it izine karışmasın istedim Bu işin ticaretini yapıp küçülenlere adım karışsın istemedim.

On yıl sonra Alev Yayınları’nın yaptığı bu çalışma ise tarihe bir belge. Adeta o günleri yeniden yaşadım. Bu nedenle gülmemiz, ağlamamız, acımız, hislerimiz, hepsini olduğu gibi yazdım, gördüğümü olduğu gibi anlatmaya çalıştım.

Şeriatçılar ve o günkü yöneticiler olayların çıkmasında Aziz Nesin’i suçladı. Aziz Nesin kışkırtıcı ve tahrik edici ilan edildi. Sizce Aziz Nesin meselenin neresindedir, asıl mesele nedir?

Herkes böyle bir tarihsel olaya kendi penceresinden bakar. Bu doğaldır. Bir komünist olarak ben de sisteme karşıt oluşumun penceresinden bakarım. Düzenden çıkarı olanlar şeriatçıları aklama çabası içinde Aziz Nesin’i suçlamaya kalkıştılar. Hatta bazı bağrı yanık liberaller bir yandan ölülerimize göz yaşı dökerken, Aziz Nesin’in “kışkırtıcı” olabileceğini bile öne sürebilmişlerdi.

Gerçek ortadadır. Aziz Nesin kışkırtıcı değildir. Sivas’ta Aziz Nesin olmasaydı da bu saldırı ve katliam yaşanacaktı. Aynı zincirin bir başka halkası olan Gazi Mahallesi olayında katiller katliama girişmek için Aziz Nesin’e gerek duymadılar.

Biz Aziz Nesin’i dinledik. Ne söylemiş de kim tahrik olmuş? Aziz Nesin bu toprakların yetiştirdiği onurlu bir aydındır ve ne söylediğini bilerek, seçerek konuşmuştur.

Olaylardan kısa bir süre önce televizyon için yapılan röportajda kışkırtıcı muhabire verdiği aklı selim içindeki yanıtlar böyle bir provokasyon karşısında nasıl davranmak gerektiğini öğrenmek isteyene derslerle doludur. Provokasyon soruların sakin konuşarak, görüşlerinden taviz vermeden yanıtlamak, yapılan saldırıyı geri çevirmek ustalığı orada görülebilir. Herkesin okumasını salık veririm.

Aziz Nesin, cehaletten beslenen siyasi İslam’a kendi üslubu içinde mücadele veriyordu. Bunu yaparken her inanışa saygılı olduğunu, ancak kendi inanışına da saygı gösterilmesini beklediğini vurguluyordu. Bunun neresi tahrik?

Olayın sorumlusu başka yerde aranmalıdır. Sivas katliamında, “polisi halkla karşı karşıya getirmeyin” diye buyuran Cumhurbaşkanı Demirel’dir. “Otelin dışındaki vatandaşlarımıza zarar gelmemiştir” diyen Başbakan Çiller’dir. “Güvenlik güçlerimiz vatandaşlara zarar vermemek için büyük mücadele vermiştir” diyen Başbakan Yardımcısı İnönü’dür. “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı tahrik edici konuşması olayları bu hale getirdi” diyen İçişleri Bakanıdır. Olay sırasında telsizden polislere “müdahale etmeyin” diyen Emniyet Müdürüdür. Eli kanlı katillere “gazanız mübarek olsun” diyen Belediye Başkanıdır. Kimin olaylarda tahrikçi olduğu, kimin saldırganları kolladığı, onlara gerekçe hazırladığı açık değil mi?

“Türkiyeli Müslümanlar” imzasıyla yayınlanan “Müslümanlar” başlıklı bildiri, Aziz Nesin’in etkinliğe katılacağı belli olmadan önce Sivas’ta bilgisayar çıktısı olarak dağıtılmaya başlamıştır. Aynı bildiri, bu kez daktilo ile yazılmış ve altına elle, “gün Müslümanlığı yerine getirme günüdür” eklenmiş olarak tekrar dağıtılmıştır. Solcuların bile eline geçen bu bildiriden, devletin istihbaratın haberdar olmaması mümkün mü?

Açıktır ki polis, istihbarat, devlet yöneticileri ve politikacılar yapılan hazırlıktan haberdardır. En azından önlem almadıkları, hatta bu planlı-örgütlü katliamı teşvik ettikleri, olaylar başladığında müdahale etmedikleri için suçludurlar. Aziz Nesin’e iftira atarak bu suçtan kurtulamazlar.

Mahkeme süreci ve sonucu ile ilgili görüşleriniz nelerdir?

Bu katliam bir avuç katilin işi değildir. Öyleyse bir avuç katilin yargılanması, cezalandırılması adalet olabilir mi?

Bu katliamdan yalnız şeriatçıları sorumlu tutmak safdilliktir. Olayın şeriatçıların devlete karşı başkaldırısı olduğunu öne sürmek, Kemalistler arasında revaçta da olsa, aynı saflığı ve dar kafalılığı yansıtır. Kemalistlerin pek sevdiği devlet, başından sonuna kadar bu katliamın içindedir, sorumluluğu paylaşmaktadır, taşımaktadır.

Bu olay, Alevileri devlet eliyle Şeriatçılara kırdırma taktiğinin somut bir örneğidir. Sivas olaylarının ardından dört yıl geçmeden, Gazi Mahallesinde yaşanan katliamda bu daha açık görülmüştür. Bu katliamda da tüm kademelerden memurlar, devlet yöneticileri ve siyasetçiler kendilerine uygun rolleri oynamışlardır.

Ankara’nın devrimci avukatlarından Ali Yıldırım yoldaşın bir yazısından aktarma yapmak isterim:

“Yüzden fazla sanıklı davanın iddianamesi yirmi dokuz sayfadır. Onun on sekiz sayfası sanıkların kimlik bilgilerine ayrılmıştır. Otuz yedi insanın katledildiği insanlık tarihinin en barbar saldırılardan birinin iddianamesi on bir sayfalıktır. … Bu on bir sayfa da olayların derinliğine ilişkin olmaktan çok polisin anlattıklarına ilişkindir.” (Ali Yıldırım, “Planlı, Programlı Katliam”, Kervan, sayı 31)

Mahkemenin tutumunun, devletin tutumunun devamı olması kaçınılmazdı. Katıldığım duruşmalarda gözlemlediğim, sanıkların değil, şikayetçi durumunda olanların yargılanmakta olduğuydu. Duruşma salonunda müdahil avukatlar susturuldu, sanıkların fiziki saldırısına uğramalarına mahkeme heyeti ses bile çıkarmadı. Hatta, 25 Mart 1994 tarihli duruşmada “ammenin selameti bakımından duruşmanın gizli yapılması” kararı alındı. Bunun üzerine müdahil avukatlar duruşmalara katılmama kararı aldılar. Gün be gün süren, zorlu bir hukuk savaşı verdiler.

O gün “böyle adalete lanet olsun” demiştik, bugün de aynısını söylüyoruz.

O günden bugüne Türkiye’deki yaşanan süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? On yıl içinde değişen, “gelişen” şeyler nelerdir?

Aradan geçen on yıl toplumun tarihi açısından bakıldığı zaman kısacık bir an, ama bir insan yaşamı açısından uzun bir dönem.

En önemli tespit: Katliamı yapan çapulcular devletten bağımsız değildi. Katliam devlete ve sisteme yaradı. Kurbanlar Aleviler, aydın ve emekçi solculardı. Sistem, ömrünü uzattı.

Tarihi olayları tahlil ediş, kafa karışıklığını kaldırmaz. Tarihi kafa karışıklığı ile sorgularsan, bilinç bulandırırsın. Alevi toplumunun en sevilen yazarlarından biri olan Lüfti Kaleli kitabında ne diyor:

“Vali Ahmet Karabilgin olaydan iki yıl kadar önce, Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü’nün yakın çalışma arkadaşı olarak Sivas Valiliğine atanmıştır. Karabilgin, Atatürkçü kişiliği ve ödün vermez tutumuyla Sivas’ta şeriatçıların tepkisini almıştır. … Ancak Ahmet Karabilgin … Sivas’ın asayişinden birinci derecede sorumlusu ve devletin Sivas’taki temsilcisi olarak, olayın önlenmesi için askeri ve sivil tüm birimlere emir vermiş, ama verdiği emirlerin hepsi havada kalmıştır. … beklenen yardım gelmeyince bir ara ölüm paniğine kapılmıştır. Ve aciz kalmıştır.” (Lütfi Kaleli, Sivas Katliamı ve Şeriat, Alev Yayınları, s. 81.)

Valiyi böyle değerlendiren Lütfi Kaleli, Emniyet Müdürü için de şunları yazıyor:

“Emniyet Müdürü Doğulkan Öner de Atatürkçüdür. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi 1964 mezunudur … 125 camisi, 680 tane cami yaptırma ve yaşatma derneği bulunan Sivas il merkezinde 346 arkadaşı ile görev yaparken ... O’na, ağır bir suçlama altında olduğunu [telsizden polise ‘müdahale etmeyin’ dediğini - BD] söylüyorum. Bu sözü kendisinin söylemiş olabileceğini söylüyor.” (Agy, s. 82-83)

Görüleceği gibi Alevi toplumunda aydınları arasında bile devlet konusunda kafalar iyice karışık. Onların hala bu devletten umutları var. Bu umutlarının gerçekleşmesi için iyi devlet adamı, Atatürkçü devlet adamı arama inancı yaygın. Bu devletin sıra işkencesinden geçirdiği her devrimci bilir ki, bu beklenti bir hayaldir. Alevi aydınlarının göremediği ya da görmek istemediği nokta budur.

Bu devletin iyi adamı da - kötü adamı da bu devletin Atatürkçü adamı da - Atatürk karşıtı adamı da, emekçi halkın çıkarlarının karşısına dikilen bir sömürü sisteminin adamıdır. Bu sistem yıkılmadıkça ve onun devleti dağıtılmadıkça, iyi ya da Atatürkçü devlet adamları da egemen sınıfın çıkarına hizmet eder.

Bu sistem ve onun devleti işçi sınıfı öncülüğünde emekçi halkın muhalefetini istemiyor; işçilerin ve emekçi halkın aydınlanmasını istemiyor; her şeyden önemlisi, Alevi toplumu ile işçi sınıfı hareketinin bir araya gelmesini istemiyor.

Yıllardır yapılan tüm Alevi şenliklerine katıldım. Neredeyse tümüne katılımcılar, yazarlar, ozanlar, panelistler, sanatçılar, düzenleyen kadrolarının çoğunluğu sola, sosyalizme yakın insanlardı. Pir Sultan isminin çağrıştırdığı devrimcilik, direniş geleneği, taviz vermezlik sistemi zaten yeterince ürkütüyordu. Bu geleneğin sosyalizm istemi ile birleşmesi, sistemi esas ürküten budur. O yılki Pir Sultan Abdal etkinliği, başarıyla tamamlanabilseydi, “işçiler, Alevilerle yol musahibidir” fikri önemli yol alabilecekti. Sistemin saldırısını bunu önlemeye yöneliktir.

Sistemin saldırısı çok yönlüdür. Türkiye basınının ünlü kalemşörleri eliyle psikolojik savaş yürütülmüştür. Türkiye’nin en büyük üç boyalı gazetesi, Hürriyet, Milliyet ve Sabah, Sivas katliamını “Sivas’ta Aziz Nesin isyanı” olarak sunmuştur. Cengiz Çandar’dan Oktay Ekşi’ye kadar nice gazeteci ve televizyoncu bu koroya katılmıştır.

O günlerde Aleviler üzerinde oynanmakta olan kirli oyuna gönüllü yazılan Cem dergisi ve onun yazarı İsmet Zeki Eyüboğlu da bu psikolojik savaşa katılmıştır:

“Kim ne derse desin ne düşünürse düşünsün, çağrıldığım, olacakları sezdiğimden gitmediğim Sivas’ta yükselen yalımları tutuşturan o şenliği düzenleyenlerdir. Yıpranmış inançlarla kudurmuş insanların azgın duygularını gereksiz yere körükleyenlerdir. … Ün kazanarak yandaş toplamak, yapıtlarını satıp gelir sağlamak insanları sevmek, Alevileri güçlendirmek, onlara uygarlık yolunu göstermek değildir. Sivas’ta Anadolu’nun yüzlerce yıllık ışığını söndürenler, gericilerin hınç bıçaklarını bileyenler, İstanbul’daki kimi yayın araçlarında ün tutkularını gidermek için bilmeden anlamadıkları konuları toplumun önüne serenlerdir.” (Cem, Ocak 1994)

Cem yazarı Eyüboğlu’nun kafasıyla bakılırsa, Pir Sultan “Şah” deyip. Seyh Bedrettin “yarin yanağından gayri her şeyde, hep beraber” deyip, Hallac-ı Mansur “en-el Hak” deyip, gericileri tahrik etmese katledilmezlerdi, asılmazlardı, derileri yüzülmezdi!

Sisteme yağcılık yapmaya soyunan, özü sözüne ters bu saman dolu kafaya sormak lazım: Pekiyi de Kırıkhan’da, Maraş’ta, Çorum’da katledilen yüzlerce Alevi kimi, nasıl tahrik etmişti? Neden gericilerin tahrik olma ve katliam yapma özgürlüğü var?

Sivas olayı, büyük tarihsel olayların yaptığı gibi, sapla samanın birbirinden ayrılmasana yardım etti.

Saman dolu bu kafalar, devlet kapısında yağlı kuyruk kaparak Aleviliği, Sünni İslam’ın içinde eritmek görevini üstlendi. Birer ışık ocağı olarak kurulan cem evlerini, Kuran kursu verilen, Sünni İslam karanlığı çökerten gericilerin cirit attığı devlet dairelerine dönüştürdü. Aleviler ile devrimciler, sosyalistler, komünistler arasına set kurulmaya çalışıldı. Acıdır ama gerçek budur.

Direniş geleneği ise Gazi Mahallesi’nde, cezaevi direnişlerinde, açlık grevlerinde ve ölüm oruçlarından yeniden kendini gösterdi. Ama her şeye karşın geriledi. Aradan geçen on yılda Türkiye’deki sendikalı işçilerin sayısının dört, beş milyondan, bir buçuk milyona gerilediği; yaklaşık on milyon insanın gizli açlık sınırının altına itildiği; işçi sınıfının belinin sendikasızlaştırma, özelleştirme, taşeronlaştırma ve işten çıkartmalarla büküldüğü ortamda, ilerici Alevi hareketi de geriledi.

Temiz, duru bir siyaseti izleyen, kendisi için hiçbir şey istemeyen, bayrağına “insan” yazılı komünistler her yerde emekçi Alevilere şunu hatırlatıyor: Katliamdan sonra geçen on yıl boşuna değildir.

Bu bin yıllık yürüyüştür, kavgadır. Yeter ki örgütlerimize sahip çıkalım, başımıza yönetici seçtiklerimizi yalnız bırakmayalım, çalışmalarını denetleyelim. Aleviliği gericiliğe kardıranlara karşı çıkalım, Alevilerle işçilerin yol musahipliği fikrini güçlendirelim. Sivas katliamının toplumsal hesabı ancak böyle sorulabilir.



*Kervan dergisi muhabiri olarak etkinliğe katılan ve Kültür Merkezi önünde yaralanan Bekir Delibaş. [Daha sonradan mahkeme kararı ile soyadını Güven olarak değiştirdi.-AK]

Foto: Mehmet Özer.







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Seçim sonucunu iktidarın ekonomik ve ötekileştirici politikaları belirledi.

Ahmet Koçak Özgeçmiş

Esrarî Kimdir?